Gezi

Soğuk ve Asil Kent Stockholm – Gezilebilecek Yerler

Artık alıştığım üzere spontane bir şekilde İsveç’e küçük bir gezi planladığımda, daha önceki Schengen vizelerime rağmen çok girişli uzun süreli vize için umudum zayıftı, sağolsunlar bana sadece orada bulunacağım zaman kadar vizeyi uygun gördüler. Yine de ilk İskandinavya ziyaretim öncesinde özellikle Stockholm’ü göreceğim için heyecanlıydım.

Stockholm’ün şehir merkezine nispeten yakın 1-2 havaalanı olsa da uluslararası uçuşlar şehrin 40 kilometre kadar kuzeyindeki Arlanda Havaalanı’ndan yapılıyor. Arlanda’dan çıktığım ilk anda gereğinden fazla kendini hissettiren sessizlik ve huzuru görmemek mümkün değildi. Stockholm’e gelince de dikkatimi öncelikle bu çekti. Düzen, trafikte saygı ve kurallara uyma gibi konular birçok Batı Avrupa şehri gibi burada da günlük hayatın parçası olmuş. Yayalarda %100 olmasa da özellikle araçlar ışıklara ve yaya geçitlerine riayet ediyor. Ama benim gibi Türkiye’den gelenler için bu hareketler bir zorunluluk değil, jest gibi göründüğünden yaya geçitlerinde benim için duran şoförlere mahcup bir turist selamı vermekten kendimi alamadım, onlar da sağolsunlar karşılık verdiler. Gereksiz bir güvensizlik ve kendini küçük görme sonucu da olabilir mahcubiyetim, ama bir zararı olmadı.

Stockholm’e gelmeden önce plan yaparken en çok merakımı uyandıran yere, şehirdeki ilk günümde gittim. Pek turistik bir yer diyemem, ama UNESCO’nun kültür mirasına girmiş bir mezarlık olan Skogskyrkogården beni hayal kırıklığına uğratmadı gerçekten. Adı mezarlık (kyrkogården, kelime anlamı kilise bahçesi) olsa da gördüğüm birçok mezarlıktan farklı bir yer, nitekim aynı zamanda bir park olarak tasarlanmış. Uçsuz bucaksız bir yeşil alanda koca koca ağaçların dibine gömülmüş 100 bin mezardan bahsediyorum. Her yıl 2000 kişi yanlarına katılıyormuş. Yere yatık, yatık olmasa da küçük ve sade taşlardan oluşan, çok az yer kaplayan mezarların ormanın içinde kalanları güneş görmemekten yosun tutmuş, yerlerde öbek öbek mantarlar bitmiş. Nasıl bir orman olduğunu umarım gözünüzde canlandırabilmiştir bu anlattıklarım. Mezarlıkta ünlülerden ziyade sıradan Stockholm sakinlerinin son durağı havası var. Greta Garbo gibi birkaç ünlü dışında Pere Lachaise’deki protokol havası yok. Belki de bu yüzden fazla turistik değil. Yeri gelmişken İsveç’in dünyada öldükten sonra yakılma oranında dünyanın en yukarıdaki ülkelerden olduğunu, ölenlerin %70 civarının krematoryuma gittiğini, bu nedenle mezar yerlerinin küçük olduğunu söyleyebilirim.

Skogskyrkogarden
Skogskyrkogarden’da çoğunlukla küllerin gömüldüğü küçük mezarlar bulunuyor.

Söylediğim gibi burası aynı zamanda bir park, insanların küçük çocuklarıyla geldiği -aralardaki asfaltta kalmak şartıyla- köpek gezdirebildiği, bisiklete binip güneş gören yerlerde çimlere yatarak kitap okuduğu bir alan. Ölüleri ve ölüm düşüncesini her hayatın sonunda varacağı bir nokta olarak görüp içselleştirmiş, saygı adı altında korku unsurlarıyla birleştirip uzaklaştırmayan veya mezarları görkemli yapılar haline getirip tepeden bakmayan, günlük hayattan koparmayan başka bir mezarlık görmedim. Tabii bu durumun İsveç’teki çoğu mezarlıkta bu şekilde olduğunu daha sonra görecektim.

Skogskyrkogården şehrin turist merkezi diyebileceğimiz Gamla Stan’ın 5-6 kilometre kadar güneyinde. Yürüyerek gidebilmek mümkün, ancak metroyla (T-bana) 18 numaralı trene binip mezarlıkla aynı adı taşıyan durakta inerek zaman kazanabilirsiniz. Bu mezarlığa bitişik, benzer bir konseptle yapılmış Sonderskyrkogården ‘a da bir bakıp çıkın derim gitmişken. Merkeze yürüyerek dönecekseniz, yol üstü sayılabilecek Ericsson Globe’daki Skyview Kulesi’ne çıkıp çok fazla tepesi olmayan Stockholm’ün panoramik bir manzarasını görebilirsiniz. Ancak doğal manzara anlamında yine şehrin güneyindeki Södermalm’da yer alan kayalık tepede güzel bir manzara bulabiliyorsunuz. Özellikle akşam vakitleri -ODTÜ’yü bilenler için söylüyorum- Gıda Mühendisliği’nin otoparkını hatırlatan bu ortam gece oturup birşeyler içmek, Stockholm manzarası görmek için ideal bir konum. Zinkensdamm T-bana’dan yukarı, Yttersta tvärgränd olarak bilinen bölgeden yukarı çıkıp, evlerin arasından geçerek buraya ulaşabiliyorsunuz. Burası dışında Fjällgatan’dan da övgüyle bahsediliyor ama ben gitmedim.

Stockholm elbette müze anlamında çok fazla seçeneğe sahip bir şehir. Kısıtlı zamanda hepsini görmek mümkün olmasa da çoğu Gamla Stan ve Djurgardens adasında toplanmış yerlerin bir kısmını görmekte fayda olduğunu düşünüyorum.

Örneğin Gamla Stan’daki Nobel Müzesi’nden bahsedebilirim. Ödül için gerekli fonu oluşturan ve ödüle adını veren Alfred Nobel’in hayatından kesitler ve kişisel eşyalarını da barındıran bu müzede bence en değerli parça, Nobel’in ölümünden sonra bu ödül fonunun oluşturulması ricasını da içeren vasiyeti. Ayrıca bazı ödül sahiplerinin bıraktığı, kendileri için değeri olan eşyalarından oluşan koleksiyon da ilgi çekici. Müzenin giriş kısmında ise son ödül sahiplerine ayrılmış bir bölüm bulunuyor. Hangi katkılarıyla ödülü kazandıklarına dair açıklamalar ve bilgilerin yanında, ödül töreninde oturdukları imzalı sandalyeler gibi enteresan hatıralar da yer alıyor. Ben gittiğimde son kazananlardan biri olan Aziz Sancar’ın ve diğer iki kazananın imzaladığı sandalye vardı örneğin. Gamla Stan’ın en merkezi yerinde yer alan müzenin normal giriş ücreti 100 SEK, ancak ben gittiğimde bir kısmı kapalı olduğundan 50 SEK aldılar.

İkinci olarak da kraliyet sarayına (Kungliga slottet) değinmek gerek. Girişi 150 SEK. Etrafındaki yer alan ilişkili birkaç küçük müzeye de giriş dahil. Birçok başka saray gibi geniş salonlar, kraliyet kıyafetleri ve verilen nişanlarla ilgili bölümler bulunuyor. Bu sarayda benim için en unutulmaz eşyalar saatlerdi. Bazıları birkaç yüzyıllık, değişik boylarda çeşit çeşit saatlerin sergilendiği odalarda saatlerin hala çalıştığını görmek, tiktaklarını dinlemek, tıpkı 300 yıl önce akan zamanı insanlara nasıl hatırlattılarsa bugünün insanlarına da aynı şeyleri çok gördüklerini hatırlattıklarına şahit oluyorsunuz. Onun dışında klasik saray ihtişamı duruyor. Eğer şanslıysanız kapının önünde kraliyet ordusunun yaptığı küçük nöbet değişimi ve bando gösterilerini görebilirsiniz. Süvari birliği, atlar, atların ertesi güne dek yerde kalan bokları da dahil göreceklerinize. Burada iki adanın bağlantı noktasında İsveç Parlamento binası da var, dışarıdan görüp fotoğraf çekebilirsiniz.

İsveç Kraliyet Ordusu
Kraliyet Ordusu turist eğlendiriyor.

Stockholm’ün en eski kilisesi Riddarholmskyrkan da buraya çok yakın, küçük bir ada olan Riddarholmen üzerindeki tek kayda değer yapı. 13. yüzyılda Fransiskenler tarafından yapılmış, 1600’lerden 1900’lere dek İsveç kraliyet ailesinin üyeleri bu kiliseye gömülmüşler. Son derece eski, zeminin altına gömülen kişilerin üstündeki yazılar yüzyıllardır üzerinde dolaşan insanlar yüzünden artık silinmeye yüz tutmuş, ama benim gibi mezarlık sever biri için 50 SEK giriş ücretine değdi derim (Bu arada kraliyet sarayında saray+Riddarholmen biletleri satılıyor, 180 SEK’e iki yeri de görebilirsiniz).

1900’lerin başından itibaren İsveç kraliyet ailesi üyeleri nereye gömülmüş derseniz, Hagapark adında bir başka büyük parkta yer alan bir adaya gömülüyorlar. Mezarlık kısmı sadece yaz aylarında açık, ama parkın geri kalanı son derece yeşillik, kocaman bir alan, İsveç’teki başka birçok yerde olduğu gibi insanlar koşuyor, köpek gezdiriyor, eğleniyor. Zamanınız varsa kafa dinlemek için buraya da uğrayabilirsiniz.

Djurgardens’de belki de tüm Stockholm’ün en turistik müzesi olan Vasamuseet bulunuyor. Yaklaşık 350 yıl önce batmış, ama sadece 50 yıl önce çıkarılmış ve %98 oranında orijinal şekilde sergilenen görkemli Vasa gemisinin bulunduğu müzede geminin çıkarılış sürecini, geminin üstünde yer alan ve hala birçoğu gözle görülür durumda olan simgeler hakkında bilgiyi ve gemiden çıkan cesetleri ve o kişilerine yakıştırılan hikayelerini görebiliyorsunuz.  Bu aşırı kalabalık, ama gerçekten görkemli ve soğuk denizler sayesinde iyi korunmuş devasa geminin bulunduğu müzenin giriş ücreti 130 SEK.

Vasamuseet
333 yıl denizin altında yattıktan sonra Vasa gemisi büyük ölçüde aynı şekilde çıkarılmış.

Nordiskamuseet bence Stockholm’ün en görülesi müzelerinden biri. İsveç’in gelenekleri, kültürü ve yaşam alanlarının özellikle son birkaç yüzyıldaki değişimine dair mükemmel sergiler bulunuyor. Ayrıca kuzey bölgesinin  azınlık ırkı Sapmi’ler üzerine de bolca bilgi ve materyal var. Girişi 100 SEK.

İsveç’in uzun yüzyıllara dayanan alkol geleneği üzerine oluşturulmuş, Vasamuseet’e çok yakın Spritmuseum ise 100 SEK’in benim açımdan paranın pek hakkını vermedi açıkçası. İsveçliler’in hangi durumlarda alkol aldıkları (temelde kutlanacak her olayda), değişik alkollü ürünlerin yapılışı üzerine şeyler var ama eğer restoranında yemek yemeyecekseniz ilgi çekici çok şey göremedim. Yalnız meşhur İsveç votkası Absolut’un reklam kampanyaları ve Absolut’e adanan modern sanat çalışmalarının (aralarında bir adet Andy Warhol eseri de var) bulunduğu küçük sergi gerçekten görülmeye değer.

Bir ülkede genelde en çok görmek istediğim yerler “Ulusal Müze”ler olur, maalesef büyük bir tadilat geçirmekte olan ve 2017’ye dek açılmayacak İsveç Ulusal Müzesi’ne giremedim. Müziği beni pek açmadığından ABBA Müzesi’ne de (ki kendisi 195 SEK fiyatıyla gördüğüm en pahalı müzeydi) girmeyi tercih etmedim. Giremediğim bir diğer müze ise, tamamen kendi zaman ayarlama hatalarımdan dolayı gidip kapısından döndüğüm açık hava heykel müzesi Millesgarden’di, ünlü heykeltraş Carl Milles’in evinin bulunduğu yerde eserlerinden birçoğunu görme fırsatı bulabiliyorsunuz. Özellikle hafif dışarıda sayılabilecek Lidingö adasındaki Millesgarden’i göremediğime üzüldüm.

Kısıtlı zaman ve para durumlarından dolayı maalesef ülkenin kuzey kısımlarına gidemedim.İsveç’in Stockholm tarafındaki kıyı şeridi, asla bir Norveç kadar olmasa da oldukça parçalanmış bir kıyı şeridine ve binlerce adaya sahip. Uçakla gelirken pencereden bakmak bile bunu anlamaya yeterli. Buraları gemiyle gezmek için birçok tur mevcut. Benim gibi ucuza kaçmak istiyorsanız Nybroplan’dan kalkan ve 55 dakikalık bir yolculuğun sonunda Frihamnen’e varan SL (Stockholm’ün İETT’si, EGO’su) şehir hatları gemisiyle 25 SEK karşılığında bu muazzam coğrafyanın bir kısmını, işine gücüne giden sıradan bir Stockholm sakini gibi gidip görebilirsiniz. Bunun için SL Card’ınızın olması gerek. 20 SEK kart ücreti ve en az 100 SEK’lik yükleme şartıyla bu kartı herhangi bir metro durağından alıp, SL’nin metro, otobüs ve gemilerinde kullanabiliyorsunuz. Bu kart, Stockholm metrosunu ve otobüsleri kullanabilmek için sahip olmanız gereken kart, bence gittiğinizde hemen bundan edinin.

Nybroplan
Nybroplan’dan Frihamnen’e gidip gelen gemiye biniş 25 SEK.

Ayrıca Moskova, Kiev gibi şehirlerde olduğu gibi Stockholm Metro durakları da her biri kendine özgü bir konsepte sahip olacak şekilde tasarlanmış, yine bir metro durağı turu yapılabilir.

Yazı başlığında soğuk diyorum ama ben orada hiç yağmur görmedim ve bunun için çok da şanslıyım, ama öte yandan tamamen güneşli geçen bir günün ardından geceleri nasıl soğuk olduğunu da gördüm. Eylül’den sonra Stockholm hem yağış hem de soğuktan dolayı çok ideal gezi tercihleri olmasa da gerçekten güzel, düzenli ve her bakımdan dolu bir şehir görmek için, biraz pahalı da olsa Stockholm’ü ziyaret edin derim.

İletişim

Bu yazıyla ve diğer yazılarımla ilgili her türlü sorunuzu, yazıların altına yorum yaparak bana iletebilirsiniz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir