Gezi

İhtişamın En Yoğun Hali: Monaco’da Gezilecek Yerler

Formula 1’in eski güzel zamanlarında (birçoğumuz için çocukluk yılları en güzel zamanlar değil midir zaten) büyümüş, benim gibi Jerez 1997’ye rağmen Schumacher’ciler için Monaco demek öncelikle Formula 1 demek sanırım. Zaten 2 km2‘lik bir alana kelimenin tam anlamıyla sıkışmış bir bölgeye daha fazla ne girebilir, F1 dışında en fazla köklü bir kraliyet ve alabildiğine Grace Kelly hatıraları herhalde…

Öncelikle biraz Monaco’ya ulaşma yollarından bahsedeyim, yazı hiç olmazsa bu yönüyle bir işe yarasın. Bilindiği gibi Monaco Fransız Rivierası’nda Fransa ve İtalya sınırı arasında yer alıyor. Fransa’dan gelmek için Nice’ten demiryoluyla 15-20 dakikalık bir yolculuk yapmak gerekiyor. Nice şehir merkezinden Nice-Ville garından gidilebilir, benim gibi Nice’e uğramadan başka bir şehir üzerinden otobüs veya uçakla geliyorsanız Nice St. Augustin garı iyi bir seçenek, nitekim hem otobüslerin bıraktığı noktaya, hem de Nice Côte d’Azur Havaalanı’na çok yakın (Nice St. Augustin-Monaco treni gidiş dönüş 9.60 €, 2016). Nice’ten otobüsler de var, yol 45 dakika sürüyormuş ama benim biraz görebildiğim muhteşem riviera manzarasına doyurduğunu tahmin ediyorum, hem de daha ucuz. İtalya tarafından gelenler için ise Torino, Genova ve Milano gibi Kuzey İtalya’nın büyük şehirlerinden trenler mevcut. Onlar da Fransa sınırına çok yakın Ventimiglia üzerinden Fransa’ya ve Monaco’ya geçiyor.

2 km2‘lik bir alana ancak bu kadar çok ‘şehir’ sığdırılabilirmiş gerçekten. Denizden dağlara doğru bir anda ve kat kat yükselen şehrin farklı ‘katlarına’ ücretsiz asansörlerle (public ascenseur) geçilebiliyor. Şehre gelirken Formula 1 ve Grace Kelly dışında fazla birşeyi yokmuş gibi düşüncelere sahip olsam da buradan ayrılırken aklımda yer etmiş başka şeylerin de olduğunu kabul etmeliyim. Örneğin haritaya göre Fransa’yla sınır kapısı olması gereken noktada basit bir bariyer ve yanında bekleyen polisi, Grace Kelly’nin 1982’de kaza yaptığı yere giderken aralarından geçtiğim daracık sokaklı, çiçekli bahçeler içindeki müstakil evleri hatırlıyorum. Neresi Fransa, neresi Monaco, kestirmesi çok zor olsa da birçok kişi için ideal yaşam koşullarını sağlamış, marina kısmının tantana ve ihtişamından yeterince uzak, dünyanın geri kalanını hiç umursamayacak kadar huzur içinde küçük bir bölgeden bahsediyorum. Sokakların adı bile çiçeklerden seçilmişti. Olur da bir gün buralara giderseniz Cap d’Ail tarafındaki bu tepelere doğru uzanan bu evlerin yanına bir uğrayın derim. Grace Kelly’nin yaşamına mal olan kazayı yaptığı Route de la Turbie’deki viraja yürüyerek gitme deliliğini yaparsanız benim gibi, en azından bu harika bölgeden geçme ayrıcalığına sahip olursunuz. Ayrıca yokuş aşağı, virajlı, aşırı tehlikeli yolda (Route de la Moyenne Corniche) kazalarla hayatını kaybetmiş genç insanların anısına kaza yerine konmuş küçük hatıra levhalarını görmek insanın içini acıtıyor.

Monaco manzarası
Söylenecek fazla birşey yok bence…

Elbette turistik yerlerinden de bahsetmek lazım Monaco’nun. En önce konuşulması gereken yer Kraliyet Sarayı. Grimaldi Hanedanı’nın yaklaşık 600 yüzyıldır aralıksız yönettiği minik ülkenin merkezi, bu küçük ama görkemli saray. Bir tarafı marinaya, bir tarafı da arkadaki dağlara bakan tepeye kurulmuş. Saraya kısa ama dik denebilecek bir yokuşun ardından ulaşılabiliyor anayol tarafından. Birçok başka ülkenin sarayında olduğu gibi, palyaço kılığında ortada dolaşan kraliyet askerleri nöbet tutuyor, nöbet değiştiriyor, ciddiyetlerini bozmadan turistlere malzeme çıkarma görevlerini sürdürüyorlar. Sarayın girişinde X-Ray’li bir aramadan geçip çantanızı bırakıyorsunuz. Prens Albert’in sesiyle kaydedilmiş, her ziyaretçiye verilen bir sesli rehber yardımıyla yarım saati pek geçmeyen bir saray turu yapıyorsunuz, en sonunda Grace Kelly ile Prens Rainier’nin evlendiği yer ve ailenin çok güzel bir tablosunun olduğu salonu görerek çıkıyorsunuz. Saray her zaman açık değil, Mart ve Ekim ayları arasında belirlenmiş zamanda halkın ziyaretine açık (ayrıntılı bilgi için: http://www.palais.mc/en/museum-and-visits/the-state-apartments-1-26.html)

Saraya çok yakın bir konumda bulunan St. Nicholas Katedrali’ni de görmek gerekiyor. Burada geçmiş Monaco kraliyet üyeleri ile birlikte Rainier ve Prenses Grace’in mezarını da görebiliyorsunuz. Avrupa’nın başka yerlerinde daha görkemli saraylar ve katedraller fazlasıyla mevcut, ama Monaco gibi her şeyin dar alanlara sıkıştırıldığı bir yerde bu kadarı bile fazlasıyla etkileyici olmaya yetiyor.

St. Nicholas Katedrali, Monaco
St. Nicholas Katedrali’nin ön girişi

Saray biletinin satıldığı yerde sarayla birlikte başka yerleri de kapsayan kombine bile biletler alınabiliyor. Kraliyet Araba Müzesi’ni (Collection de Voitures Anciennes de S.A.S. le Prince de Monaco) de kapsayan bileti almanızı tavsiye ederim (2016 itibariyle 11.5 €). Monaco prenslerinin 100 yıldan eski atlı arabalarından tutun, 50’li yılların klasik araba ve motosikletlerine kadar herkesin keyifle gezeceği, benim gibi lüzumsuz ihtişam gösterilerinden rahatsız olanların bile hayranlık duyacağı türden bir koleksiyon barındıyor burası. Formula 1 sevenlerin bilhassa uğraması gerek, nitekim oldukça geniş bir F1 aracı koleksiyonu bulunuyor. En değerli parça ise tabii ki 6 kez buradaki yarışı kazanmış Ayrton Senna’nın imzalı kaskı. Grace Kelly’nin buranın prensesi olmadan önce oynadığı o meşhur “To Catch a Thief” filmindeki Monaco tepelerindeki malum araba sahnesinde kullanılan araba da diğer önemli üye.

Pulculuk ve nümizmatikle ilgiliyseniz bu araba müzesinin hemen karşısında küçük bir pul müzesi de bulunuyor. Verdiğim paraya değdi mi bilmiyorum ama Monaco pulculuğunun yine çoğu kraliyet ve Grace Kelly’e adanmış ürünlerini burada görebilirsiniz.

Başka yerlerde benzerlerini çok gördüğüm için katedrale çok yakın ‘Oceanarium’a girmedim. Ama buranın girişinde Prenses Grace’in açılışı yaptığı günün fotoğrafları bulunuyordu, tıpkı açılışını yaptığı diğer yerlerde olduğu gibi. Ayrıca şehrin batı ucunda II. Louis Stadı, küçük şehir mezarlığı, Botanik Bahçesi gibi yerler var. İlgilenenler buralara da uğrayabilir.

Hairpin virajı, Monaco
F1’in en yavaş virajı, Hairpin, Loews, Fairmont, ne derseniz…

Elbette yükseklerde dolandıktan sonra deniz seviyesine de inmek gerekiyor. Marina bölümü belki dünyanın en zengin insanlarının süper lüks yatlarını barındırıyor her mevsim. Standart beyaz yakalı halimle o yatların içinde nasıl bir zenginliğin döndüğünü hayal etmem dahi pek mümkün değil tabii. Öte yandan kıyıya indikten sonra Monaco Grand Prix’sine ev sahipliği yapan 3.3 km’lik parkuru tamamlamak, şehrin en merkezi noktalarından bir çoğunu görme fırsatı tanıyacağından tavsiye ederim. Sarayın gişesinde şehir haritasını ücretsiz edinebiliyorsunuz yanlış hatırlamıyorsam, o haritada normal yollarla birlikte F1 rotası da bulunuyor. Yarışta kullanılan yolların çoğu günlük hayatta çift yönlü trafiğe açık, bazıları ise normalde yaya yolu olarak ayrılmış. Sadece televizyonda gördüğümüz, üstelik hep F1 araçlarıyla gördüğümüz yollarda normal araçların hareket halinde olduğunu görerek kaldırımlardan yürümek oldukça ilginç bir deneyimdi açıkçası. Start finiş çizgisinin hizasında bir normalde trafik ışığı ve bir İtalyan restoranı var örneğin. Düzlüğün sonundaki St. Devote virajı, adını tam o dönüşün iç kısmında yer alan küçük bir şapelden alıyor mesela. Virajdan sonraki tırmanış, gerçekten bir tırmanış, sağda solda normal dükkanlar, lüks restoran ve mağazalar var. Sonra önünde süper lüks arabaların parkettiği meşhur kumarhanenin önüne ulaşılıyor, Casino virajından devam edilen yol aslında ters yönlü akan bir trafiğe göre ayarlanmış. Hairpin’de aynı adlı bir otel var, tünelden yürümek muazzam bir deneyim, viraj çıkışındaki şikan aslında bir şikan değil düz yol, yarış için deniz kenarındaki yürüyüş yolunu rotaya alıyorlar ve yol şikana dönüşüyor. En güzeli belki, parkurun sonunda, start finiş düzlüğünden önceki Rascasse virajında aynı adlı mekanda Monaco standartlarında son derece ucuza birşeyler içip gelen geçen arabaları, yatları, denizi izleyebileceğiniz mekana oturma imkanı bulabiliyorsunuz. Monaco’ya gidenlere belki en çok bunu yapmalarını önerebilirim. Hele bir de yağmur yağıyorsa, “keşke şu an yarış olsaydı” diyorsunuz, ama elbette yarış günü orada öyle kolay oturamayacağını da unutmuyor insan. Ben gittiğimde yarışa 1.5 ay kadar bir zaman kalmış olduğundan pit alanı ve tribünler inşa ediliyordu, marina bölgesi şantiye gibiydi. Monaco’nun çok sık görülmeyen yüzüne de tesadüfen şahit oldum.

Monaco GP için hazırlanan tribünler
Yarış için tribünler hazırlanıyor, viraja adını veren tütün dükkanı (Tabac) da kadrajda…

1 gün gibi kısa bir sürede bu söylediğim yerlerin çoğunu ve belki fazlasını görüp dönmeniz mümkün. Monaco’yu sevmeniz veya merak etmeniz gerekmiyor, ama Venedik gibi benzerine rastlaması pek mümkün olmayan yerlere gitmekten hoşlanıyorsanız, Monaco bu klasmana fazlasıyla giriyor bence.

İletişim

Bu yazıyla ve diğer yazılarımla ilgili her türlü sorunuzu, yazıların altına yorum yaparak bana iletebilirsiniz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir