Yerinde snooker maçı izleme deneyimim (Kuzey İrlanda Açık 2025)
Sporun neredeyse her dalını izlemeye meraklı biri olarak, Eurosport kanalının bana kattığı en önemli şey, -hele ki internetin hayatımızda böyle bir yer kaplamadığı yıllarda- normalde varlığından bile haberdar olamayacağım sporları izleyebilme, kurallarını, popüler oyuncularını öğrenebilme şansı vermesidir diye düşünüyorum. Eurosport olmasaydı sumonun sadece adını bilirdim, oysa ki Japonya’ya gittiğimde müsabaka bileti alıp canlı izleme hayali kuracak kadar sevmem, başlıca kurallarını bilebilmem, Asaşoryu’yu tanıyor olmam bu kanal sayesinde olmuştur.
Sumo gibi, curling gibi, biatlon gibi etrafımızda görmemizin pek mümkün olmayacağı sporlar gibi, snooker da normalde tanıyamayacağım bir spor olurdu. Bilardo namına üç top ve pool’dan başkasını bilmiyor olurdum. Ama böyle olmadı, Ronnie O’Sullivan’ı, John Higgins’i, Stephen Hendry’i, hatta rahmetli Paul Hunter’ı televizyondan da olsa tanıyabildim. Zaman zaman çok yakından takip edemediğim dönemler olsa da öyle ya da böyle 20 yıldır snooker izliyorum diyebilirim. Çocukluk kahramanlarımın hala aktif olarak mücadelelerine devam ettiği pek bir spor kalmadığı için snooker’ın yeri ayrı benim için.
Aslında bu çok uzun süredir planladığım birşey değildi ama yaptığım son İrlanda gezisi sırasında gittiğim Belfast‘ta bir Kuzey İrlanda Açık maçı izleme imkanım olduğunu fark ettiğimde elbette bunu kaçırmak istemedim. Sonunda Judd Trump ile Mark Allen arasında unutmayacağım bir yarı final maçı izleme deneyimi yaşadım, hem maç öncesiyle, hem de maçın kendisiyle.
Bu yazıda sizlere bilet bulma sürecinden başlayarak, maç öncesi ortamı, maçın kendisini ve bütün deneyimin hissettirdiklerini aktarmaya çalışacağım.
Maç bileti bulma süreci
İrlanda gezime başlamadan önce Eurosport izlerken Home Nations Series’in (Büyük Britanya’yı oluşturan 4 ülkenin her birinde gerçekleşen snooker turnuvaları serisi) başladığını bildiren reklamlar görünce Belfast’taki Kuzey İrlanda Açık (Northern Ireland Open) turnuvasına denk gelme ihtimalim olup olmadığını düşündüm. Nitekim planlarım gereği Belfast gezimin son durağı olacaktı. Aslında çok da umudum yoktu ama Belfast’ta bulunmayı planladığım 2 günün turnuvanın çeyrek final ve yarın final günlerine denk geldiğini öğrenince çok heyecanlandım ve hemen bilet alma yollarını araştırmaya başladım.
Açıkçası bilet bulma kısmı çok zor olmadı. Belki Crucible‘da bir dünya şampiyonası maçı bileti peşinde olsaydım bu süreç çok daha zorlu olabilirdi ama gördüm ki Belfast’ta gerçekleşen bir Kuzey İrlanda Açık turnuvasının yarı finali için bilet bulmak çok zor değilmiş. Tabii bulduğum bilet pek önlerden değildi, ama bu konuda fazla bir kabahatim yok, nitekim ben bilet bakmaya başladığımda salonda alınabilir çok az bilet olduğunu gördüm.
Bir snooker maçına bilet almak istiyorsanız ilk yapmanız gereken, dünya profesyonel snooker’ını organize eden World Snooker Tour’un (WST) resmi sitesindeki biletler sayfasına gidip ilgili turnuvanın biletlerinin satıldığı sayfaya devam etmek olacaktır. Benim durumumda, Belfast’ta turnuvanın oynandığı Waterfront Hall adlı salonun resmi sitesine yönlendirildim, bilet satışı oradan gerçekleşti. Elbette burada farklı turnuvaların farklı siteleri olacaktır, ama hepsinde rahatça kullanılabilir bir satın alma sistemi olduğunu düşünüyorum. Benim de Waterfront Hall‘un sitesine üye olmam gerekti. Ardından maça gideceğim uygun günü ve seansı seçip, salon içinde satışa açık olan yerlerden uygun bir tanesini seçip satın almayı hızlı bir şekilde tamamladım. Biraz yukarıda bakan bir koltuğa 40£ gibi bir ücret ödedim. 3£ da servise ücreti verince toplamda 43£ oldu.
Elbette bileti alırken o seansta hangi oyuncuların maçı olacağını bilmek mümkün değil, turnuva ilerledikçe kimin maçı olacağı yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Yine de turnuva ağacına bakarak bir çıkarım yapmak mümkün. Ben de bileti satın aldıktan sonra bir çıktı alıp yanımda götürdüm ve maç gününe dek İrlanda’nın farklı yerlerini gezip Belfast’a kadar geldim. O esnada Waterfront Hall’dan başka e-postalar aldım, salonda vestiyer olmadığı, büyük çantaların kabul edilmeyeceği gibi bilgiler verilmişti. Ben de buna göre plan yaptım.
Maç öncesi
Maçın olduğu gün benim gezimin son günüydü, hatta maçtan sonra direkt havaalanına gitmeyi planlamıştım. Kaldığım hostelden çantamı alarak ayrıldım, daha uygun bir yer bulamadığım için çantamı şehir merkezindeki bir süpermarketin emanet bölümüne bıraktım. Bütün gün Belfast’ta planladığım şekilde gezdikten sonra akşam saatlerinde maça gitmek üzere salona yollandım. Zaten o gün yağmurlu olduğu için fazla oyalanmaya gerek görmeden Waterfront Hall’a yürüdüm. Merkezden bir 10 dakika kadar yürüyüş mesafesindeydi.

Maçın başlangıç saati 19’du. Ben salona vardığımda maçın başlangıcına 1 saatten fazla vardı. Bilet kontrolünde telefonumdaki online bileti gösterip içeri girdim. O esnada içeride çok fazla insan yoktu, salona seyirci alımı da başlamamıştı. Sağa sola bakındığımda 4-5 tane küçük pool masasında oynayan insanları gördüm, en sonda ise nizami boyutlarda bir snooker masasında oynayan kişiler gördüm. Masanın başında 2 tane yaşı biraz ileri abinin taktik verdiği bir başka kişi snooker oynuyordu. Kenarda da kuyrukta bekleyenler vardı. Biraz seyredince mantığı çözdüm, sırayla masanın başına gelen gönüllülere, sadece 10 tane kırmızı topun bulunduğu masada açılışı yaptıktan sonraki ilk vuruşundan sonra 1 dakika süre veriliyor ve bu süre zarfında olabildiğince çok top sokmaya çalışıyorlardı. En çok top sokana bir ödül veriliyordu galiba ama masaya gelip en azından bir top sokabilene de bir madalya veriyorlardı. Hatta aşırı yeteneksiz olduğu için en basit topları sokamayanlar için, kırmızı topu deliğin ağzına koyup bir tane top sokabilmesi için yardımcı bile oluyordu oradaki abiler.

WPBSA adlı snooker birliğinin organize ettiği bu küçük eğlencede isteyen herkes snooker masasına gelip şansını deneyebiliyordu. Ben önce dudak büksem de her zamanki gibi “bir daha böyle birşeyi deneme şansım olmayacak” düşüncesi baskın çıktı ve sırf o madalyayı alabilmek için kuyruğa girdim. Biraz daha geç kalsaydım muhtemelen sıra gelmeyecekti, nitekim maç saati yaklaştıkça kuyruk giderek uzadı. Ancak hayatımda bir kez daha üşenmek yerine fazla düşünmeden atılmanın karşılığını aldım. Verilen 1 dakikalık sürede bir değil iki top sokmayı başardım, korktuğum gibi rezil olmadan elimden geleni yapıp yerime döndüm ve madalyamı aldım.
Bu noktada birkaç detay daha vereyim, maçlarda hep gördüğüm ve kullanımını tahmin etsem de tam olarak bilmediğim seyircilerin kulaklarındaki radyolarda gerçekten maç yorumları dinlenebiliyor. Bu radyoların (commentary radio) kiralama ücreti 12£.
Bunun dışında salonda alkollü içkiler dahil her türlü içecek satılıyor, ayrıca yiyecek anlamında küçük atıştırmalıklar da bulunuyor. Ancak İngiltere’de gittiğim futbol maçının aksine seyircilerin salona alkollü içki sokmasına izin veriliyordu. Ama tuhaf bir şekilde, aldığım atıştırmalık paketini olduğu gibi götürmeme izin vermediler, içeceklerin konduğu plastik sürahinin içine dökmemi istediler.
Maçın başlamasına 20 dakika kadar kaldığında salona girdim. Daha koltukların çoğu boş duruyordu. Ben televizyon açısına göre karşıda, üst kısımda bulunuyordum, dolayısıyla kamera arkasını görebilme imkanım oldu oturduğum yerden. Örneğin, maçlardan önce yorumlarını dinlediğimiz eski snooker oyuncusu Alan McManus’u ve efsane Jimmy White’ı Eurosport’a yorum yaparlarken ellerinde mikrofonla görmeyi başardım. Maç saati yaklaştıkça salon doldu, yanımdaki koltuklara insanlar geldi. Zaten insanların artık yerlerine oturması ve yerlerini alması için salonun ışıklarını söndürüyorlar, bu mevzu seans aralarında da tekrar ediliyor, artık maçın başlayacağını tıpkı tiyatroda olduğu gibi bu şekilde anlatıyorlar. Sonunda, salondaki anonsçu hanımın davetiyle Judd Trump ve Mark Allen yerlerine geldiler. Elbette Mark Allen’ın gelişinde salonda daha fazla ses çıktı, ama kimsenin Judd’a ters bir söylemde veya yuhalamada bulunduğunu görmedim, snooker ortamı zaten böyle bir ortam değil bildiğiniz üzere.

Maç
Maçın ilk frame’lerinde oldukça fazla hata oldu. İlk frame’de Judd Trump oldukça sağlam bir geri dönüşle öne geçti, pembe arkasına harika bir snooker ile Mark Allen’ı çaresiz bıraktı ve hataya zorladı. 62-26 geride olduğu frame’i etkileyici bir şekilde frame’i çalmayı başardı.
2. frame hayatımda izlediğim en uzun frame’lerden biri oldu. Oyun bir yerde öyle bir tıkandı ki, dakikalarca oradan çıkamadı oyuncular. Trump’ın oynadığı iyi safety atışları bu sefer onu kurtarmadı, Allen skoru 1-1’e getirdi. Sonraki 2 oyun nispeten hızlı geçti, seans arasına 2-2 girildi. 5. frame’de sonunda ilk 100’lük seriyi gördük, Mark Allen bir 135 yaptı ve 3-2 öne geçti. Ancak bu noktadan sonra Judd, Mark Allen’ı adeta boğdu. O kadar sağlam bir güvenli atış oyunu vardı ki, Allen’ın da seviyesi maç ilerledikçe biraz düştü ve hatalar yapmaya başladı, kalan frame’lerin hepsini almak suretiyle 6-3’le maçı bitirip finale yükseldi. Aklımda kalanlar arasında sayabileceklerim şöyle, 7. frame’de oyun o kadar çok sıkıştı ki masayı 3 kez yeniden dizmek zorunda kaldı hakem. Ayrıca maç beklenenden uzun sürdüğü için maçın sonlarına doğru seyirciler maç bitmeden salonda ayrılmaya başladı (akşam 7’de başlayan seans ancak 11:30’dan sonra bitebildi). Bazı seyirciler de oyun devam ederken ısrarla gürültü etmeye devam ettikleri için hakem tarafından salonun dışına gönderildi. Ancak ben onların zaten gitmeye karar verdiklerini, şekilli bir şekilde ayrılabilmek için kendilerini zorla attırdıklarını düşündüm. Nitekim biraz sarhoş gibilerdi bu kişiler, söylediğim gibi salona alkollü içki alınmasına izin veriliyor.
Onun dışında bazı şans anları da Trump’tan yana gelişti, ama şunu net söyleyebilirim ki bu adamın neden dünyanın 1 numarası olduğunu, pot başarısında çok da iyi olmadığı bir günde bile rakiplerini güvenli atışlarla nasıl zorlayabildiğini bizzat görebilmek çok etkileyiciydi.
Maç bitiminde tıpkı televizyonda gördüğümüz gibi oyuncular el sıkışıp hızlı bir şekilde salondan ayrıldı. Görevliler masanın üzerine yeşil bir örtüyle örttüler. Biz seyirciler için de orada durmak adına bir neden kalmadı, sadece masanın daha yakından fotoğraflarını çekebilmek için alt kattaki bölümlere indim, fotoğraf ve selfie’ler çektim. Sonunda orada duran bir görevlinin nazik uyarısıyla salonu terk ettik. Belfast şehrinden ayrılmak üzere merkez otobüs istasyonuna yürürken, çok da beklemediğim bir şekilde gelen bu fırsatı değerlendirdiğime çok memnumdum, bir daha böyle bir seviyede snooker maçını denk getirebilme ihtimalim çok düşük.
Son sözler

Bütün bu deneyimde benim için en güzel şey, tribündeki yerimin masaya uzak oluşuna rağmen oyunun son derece içinde olduğumu hissettirecek kadar iyi takip edebilme imkanı verebilmesiydi bence. Ki benzer bir hissiyatı yıllar önce ilk kez tribünlerde buz hokeyi maçı izlediğim zaman da yaşamıştım. Normalde televizyonda puck’ı görmekte zorlanan ben, salonda izlerken, koltuğum uzak olsa bile puck’ı çok rahat takip edebildiğimi fark ettiğimde şaşırmıştım. Burada da elbette televizyondaki gibi farklı kamera açılarıyla her pozisyona hakim olmak zor, ama yine de bir sonraki vuruşu tahmin edebilecek kadar oyunu izleyebilmek mümkün. Ayrıca ister istemez kaçan potlardan sonra salondakiler gibi acayip tepkiler vermeye başladığınızı gördüğünüzde ne kadar oyunun içine çekilmiş olduğunuzu rahatça anlıyorsunuz. O yüzden snooker seven herkese böyle bir imkan bulduklarını derhal bilet kovalamalarını ve bu deneyimi yaşamalarını önermek isterim.


