İrlanda

İrlanda’nın başkenti Dublin’de gezilecek yerler

Büyük Britanya’ya komşu İrlanda’nın başkenti Dublin, bende hep merak uyandırmış, biraz Londra’nın küçük kardeşiymiş hissi veren bir yerdi. Elbette bir İrlanda ziyaretinde görmeden dönülmeyecek bir yer olarak bu güzel şehre 3 gün ayırdım. Londra‘yla benzer tarafları şüphesiz var, ama kendine özgü dokusuyla küçük ama çok hoş bir şehir olduğunu söyleyebilirim. Bu yazıda hem Dublin’e gidiş yollarını, hem burada gördüğüm yerleri hem de Dublin ve genel olarak İrlanda ziyaretinizde bilmeniz gerekenleri paylaşmaya çalışacağım.

Not: Yazıdaki fiyat bilgileri 2025 Ekim itibariyle geçerlidir. O dönemde 1 Euro yaklaşık 48 Türk Lirası civarındaydı.

Dublin’e nasıl gidilir?

Dublin’e İstanbul’dan THY’nin direkt uçuşlarıyla gidebilmek mümkün, uçuş süresi 4 saatin biraz üzerinde. Alternatif olarak eğer devam eden Birleşik Krallık vizeniz varsa önce Londra’ya gidip oradan mesela bir Ryan Air uçuşuyla da gidebilirsiniz. Londra Dublin uçuşu 1 saat kadar sürüyor, gayet hızlı yani. Çok farklı bir alternatif olarak, yine BK vizeniz varsa, EasyJet ve Jet2 gibi firmaların bir Antalya-Belfast uçuşunu denk getirebilirseniz, Belfast Uluslarası Havaalanı’ndan Dublin şehir merkezine kadar giden Aircoach’un 705X otobüslerini de düşünebilirsiniz. Veya Birleşik Krallık’ın farklı yerlerini dolaşıp gidecekseniz ülkenin batısındaki Holyhead’den gemiyle gitmeniz de mümkün, ama büyük şehir merkezlerine yakın olmadığı için pek makul bir yol gibi görünmüyor açıkçası. Bence en mantıklı yol, Türkiye – Londra – Dublin havayolunu tercih etmek.

Dublin’e Birleşik Krallık vizesiyle gidiş

Bordo veya yeşil pasaportunuz varsa Dublin’e gitmek için vizeye ihtiyacınız var, evet yeşil pasaport sahipleri de İrlanda’ya girmek için vizeye ihtiyaç duyuyor. Ancak hangi vizeyi almanız gerekiyor? Normalde İrlanda’ya gitmek için İrlanda vizesi almanız icap eder mantık olarak, ancak kendine özgü detaylarından ötürü bunu yapmayı tercih etmeyebilirsiniz. Bunu söylememin en önemli sebebi, İrlanda’nın Schengen bölgesinde olmaması. Alacağınız İrlanda turistik vizesi, sadece İrlanda’ya girmenize izin veriyor. Yani sadece İrlanda’ya girebileceğiniz bir vize için bu kadar uğraşmak istemeyebilirsiniz. Standart Schengen vizesi de İrlanda’ya girmenizi sağlamayacaksa ne yapmanız gerekiyor?

Bence çok daha mantıklı bir yol var İrlanda’ya girebilmek için, o da söylediğim gibi Birleşik Krallık vizesi almak. Başka bir ifadeyle BK vizeniz halen devam etmekteyken İrlanda’ya gitmek. Şöyle, eğer planladığınız tarihler için geçerli Birleşik Krallık vizeniz varsa ve Birleşik Krallık’a daha önceden yaptığınız girişten doğan 180 günlük periyotta 90 günlük kalış hakkınız henüz dolmadıysa, Dublin’i ve İrlanda’yı ziyaret izni veriliyor. Bu hak “Short stay visa waiver programme” adı verilen özel program sayesinde oluyor. O sayfada da göreceğiniz üzere bu hakkın tanındığı ülkeler arasında Türkiye de var. Bu hak sayesinde hem Birleşik Krallık’a, hem de İrlanda’ya aynı vizeyle geçebiliyorsunuz, ki ayrı İrlanda vizesiyle uğraşmak yerine bu şekilde gitmek bana çok daha mantıklı geliyor.

Bu hakkı kullanabilmek için İrlanda’ya gitmeden hemen önce Birleşik Krallık’a giriş yapmak, sonra İrlanda’ya geçmek zorunda olduğumu düşünüyordum açıkçası. Ancak yukarıda linkini verdiğim sayfadaki şu ifadeler, durumun başka türlü olduğunu düşündürdü. Yani elinizdeki geçerli vizeyle daha önceden Birleşik Krallık’a giriş çıkış yaptıysanız, İrlanda’ya Türkiye’den gelirken yeniden Birleşik Krallık’a giriş yapma zorunluluğunuz olmayabilir:

Can I travel directly to Ireland on my valid UK Short-Stay Visa?

No. You must first land and be granted permission to stay in the UK before travelling to Ireland.

However, if you have already been to the UK and then travelled home, but still have time remaining on your UK permission, then you can travel directly to Ireland provided the visit is within remaining time on your UK permission.

Yani diyor ki, “eğer Birleşik Krallık’a gidip ülkenize döndüyseniz, ancak giriş izninizde size tanınan kalınacak gün sayısını doldurmadıysanız, İrlanda’ya direkt gidebilirsiniz.” Ben yine de işler garanti olsun diye önce Londra’ya gidip sonra Dublin’e geçtim, o ayrı. Zaten Ankara’dan gittiğim için her türlü en az 2 kez uçağa binmem gerekiyordu, dolayısıyla İstanbul’dan veya Londra’dan Dublin’e uçmak benim açımdan fazla birşey değiştirmeyecekti, o yüzden garanti yolu seçtim. Siz de İstanbul değil de Ankara, İzmir, Antalya gibi Londra’ya direkt uçuşu olan bir yerden geleceksiniz bu yolu düşünebilirsiniz.

Dublin Havaalanı’nda pasaport kontrolü

Dublin’e indikten sonra uçaktan direkt piste inip yürüyerek terminal binasına girdikten sonra pasaport kontrol alanına geliniyor. Türkiye’den veya Avrupa dışından direkt gelenler için nasıldır bilmiyorum ama ben Londra’dan geldiğim için yine AB ve Birleşik Krallık vatandaşları ile bu alanın dışından gelenlerin farklı kuyrukları vardı. AB/ABD/Birleşik Krallık vatandaşlarının kuyruğu çok çok kısaydı, hemen sıra geldi. Görevli memur nereden geldiğimi ve amaçla geldiğimi sordu. Ben de anlattım, sonra İrlanda vizem olmadığını, Birleşik Krallık vizesiyle geldiğimi söyleyince hemen yanında bulunan çizelge gibi bir kağıdı aldı. Bahsettiğim programa dahil olan ülkelerin listesiydi zannediyorum, orada Türkiye’yi aradı ve buldu. Sonrasında nerelere gidip nerede kalacağımı sordu, planımı anlatırken sözümü bile bitirmeden devasa İrlanda giriş mührünü Birleşik Krallık vizesinin karşısındaki sayfaya vurdu. Fazla zorlanmadan İrlanda’ya BK vizesiyle giriş yapmış oldum böylece.

İrlanda giriş mührü, Dublin, İrlanda
Dublin’den girişte oldukça büyük bir mühür vuruluyor pasaportlara

Dublin Havaalanı’ndan şehir merkezine nasıl gidilir?

Dublin Havaalanı çok karmaşık bir havaalanı değil, dolayısıyla terminal binasından çıkıp dümdüz yürüyerek vardığınız otobüs durakları da gayet kolay bulunuyor. Buradan kalkan Dublin Express ve Aircoach otobüsleri sayesinde şehir merkezine gidebilirsiniz.

Dublin Havaalanı’ndan Cork, Limerick, Galway ve Belfast’a yani adanın dört bir yanına kalkan otobüsler bulunması önemli bir artı.

Dublin’de gezilecek yerler

Dublin hem uzak, hem de yakın dönem geçmişinde şahit olduğu birçok olay nedeniyle oldukça “dolu” bir şehir, bu yüzden bazıları benzer konseptte olsalar da şehrin büyüklüğünü düşündüğümüzde bayağı zengin bir yer diyebilirim turistik açıdan. Ben hem gördüklerimi ayrıntılı olarak anlatacak, hem de göremediğim yerler dahil de bilgi vereceğim.

Kilmainham Geol

Bu hatıralarla yüklü ve geçmişini her yerde yaşatmaya çalışan Dublin’in siyasi tarihe adanmış yerlerinden en önemlisi Kilmainham Geol olabilir (kilmeynım ceyl şeklinde okunuyor).

Dublin müzelerinin neredeyse tamamında İrlanda’nın Birleşik Krallık’tan bağımsızlığını kazanma sürecine atıfta bulunan birşeyler görürsünüz. Kilmainham Geol bu sürecin en büyük sembollerinden biri. İşte bu çatışmalarla ve ölümle iç içe geçmiş hapishaneyi bir turist olarak gezebilmek mümkün.

Burası 18. yüzyılın sonlarında kurulduğunda ülkede modern bir hapishane eksikliğini gidermek amacıyla inşa edilmiş. Tabii ki şartlar pek iyi değilmiş, hele kıtlık yıllarında durum daha da kötü haldeymiş. Kadın mahkumların erkeklerden çok olduğu zamanlar olmuş, içeride 5-6 yaşlarında çocukların bulunması alışıldık bir görüntüymüş. Hatta 3 yaşında dilencilikten içeri atılan bir çocuk bile gelmiş bir keresinde. Her ne kadar her hücrede bir mahkum düsturuna uyulmaya çalışılsa da kalabalık zamanlarda bir hücrede 5 mahkumun kaldığı olmuş. 1860’larda Victoria usulüne göre yapılan yeni kanat, bu ihtiyaçları bir nebze giderebilmiş. Ancak burada açlıktan, hatta açlıktan çok hastalıklardan birçok mahkum hayatını kaybetmiş. Burada ayrıca onlarca insan idam edilmiş ki 1865’e kadar bu asarak idam etme olayı halka açık şekilde yapılmaktaymış.

Ancak buranın İrlandalıların hafızasındaki yeri sadece bu trajik hikayelerden ötürü değil. İrlanda’nın siyasi tarihinde de burada İrlanda bağımsızlık mücadelesinin fitilini ateşleyen 1916 Paskalya İsyanı’nın arkasındaki kişiler, başarısız girişimin ardından buraya atılmışlar. Bağımsızlık bildirgesinde imzası bulunan 7 kişi de aralarında olmak üzere isyana karışmış toplam 14 kişi burada kurşuna dizilerek idam edilmiş. Bu olay, normalde bağımsızlık için pek harekete geçmeye niyetli olmayan İrlanda halkının cumhuriyet yanlılarına sempati duymasına ve sonunda bağımsızlığa giden sonuçlara yol açmış. Sonraki yıllarda iç savaşta tutuklanan ve idam edilenler olmuş. 1924’te kapatıldıktan sonra uzun yıllar kötü olayların hatırası olarak görülmüş ve kaderine terkedilmiş. Ancak 60’lı yıllarla birlikte tamamen gönüllülerin çabalarıyla burada restorasyon ve temizlik faaliyetleri yürütülmüş. 1966’da hapishane yeniden ziyarete açılmış, şimdi de hapishanenin kendisiyle birlikte bir müze de bulunuyor.

Yalnızca rehberli turlarla görülebilen hapishanede hücreleri görüyor, filmlerde gördüğümüz hapishanelere benzeyen yeni kısımda geziyor, rehberin teatral bir havada anlattığı hikayeleri dinliyoruz. Tur boyunca mahkumların günah çıkardığı şapel ve 14 kişinin önünde kurşuna dizildiği duvarları ve ölüme gitmeden önce kaldıkları hücreleri görebiliyoruz. İrlanda bağımsızlık mücadelesinin kahramanlarından Charles Parnell’in kaldığı özel odayı ve eşyalarını da görebiliyoruz. Ardından buranın en çok fotoğraflanan yeri olan Doğu Kanadı’na geliyoruz, burası doğal ışığın ruh sağlığına iyi geleceğine dair düşünce nedeniyle son derece geniş ve havadar bir şekilde inşa edilmiş. 3 katlı muazzam görüntülü avlu ve etrafındaki hücreler son derece güzel bir görüntü veriyor. Zaten burada çok çeşitli filmler çekilmiş, benim izlediklerimden Daniel Day-Lewis’in oynadığı Babam İçin (In the Name of the Father) filmini veya U2’nun A Celebration klibini izleyenler o hapishaneyi hatırlar. Görüntü olarak bana Esaretin Bedeli filmindeki hapishaneyi hatırlattığını söyleyebilirim.

Kilmainham Geol, Dublin,İrlanda
Bu hapishaneyi filmlerde görmüş olmalısınız

Turun ilerleyen kısımlarında havalandırma alanını, infazların gerçekleştiği bölümleri ziyaret ediyoruz. Tur bittikten sonra da müze kısmı gezilebiliyor. Müzede hapishanenin tarihi, bağımsızlık mücadelesi ve iç savaş hikayeleri, idam edilen bağımsızlık savaşçılarının son mektupları veya hapishaneye gizlice sokulan fotoğraf makinesiyle çekilen fotoğraflar gibi değişik şeyleri görebiliyoruz.

Birçok dramatik hikayeyi duyup bunların geçtiği yerleri bizzat göreceğiniz bu tur ve müze gezisinin ücreti 8€. Buraya internet sitelerinden bilet almazsanız kapıda girebilmeniz çok zor. İnternetten alırken de şöyle birşeye dikkat edin: normalde sabah baktığınızda o gün için bilet bulmak çok zor oluyor. Ama 09:15-09:30 arasında o gün için ayrılmış ama sonra iptal edilmiş biletler tekrar satışa sunuluyor. Böyle olunca gün içinde farklı saatlere bir anda yer açılıyor. Ben de biletimi bu şekilde aldım, sabah aldığım biletle öğleden sonra müzeye girebildim.

EPIC Göç Müzesi

İrlanda tarihi boyunca çok göç veren bir ülke olmuş. Sebepleri farklı olsa da her devirde buradan insanlar farklı ülkelere, hatta farklı kıtalara, dünyanın öbür ucuna gitmeye devam etmişler. İrlanda Cumhuriyeti’nin güncel nüfusu 5.5 milyon civarında, dünya çapında İrlanda kökenli insan sayısının 70 milyon civarında olduğu düşünülüyor. Toplamda 10 milyon İrlandalının tarih boyunca farklı sebeplerle başka ülkelere göç ettiği düşünülüyor. Bu anlamda Lübnan’daki hikayeye benzer bir tarih anlatımı ve göçe bakış açısı var İrlanda’nın. İşte bu yıllarca devam eden göçlerin nedenleri, insan hikayeleri ve dünyaca meşhur İrlanda kökenlilerin başarılarına adanmış, çok yeni ve modern bir müze bulunuyor Dublin’de, o da EPIC Göç Müzesi (EPIC The Irish Immigration Museum).

Eski bir tütün deposuna inşa edilen müze son derece modern teknolojiyle donatılmış. Müzenin ilk odalarında İrlanda’dan çıkan göçmenleri temsil eden birkaç farklı karakter, göç sebeplerini ve gittikleri yerde yaşadıklarını anlatıyor ekranlarda. Bu göç nedenleri ayrıntılı bir şekilde ve interaktif ekranlarla işleniyor. Dini baskı, maddi imkansızlıklar, kıtlık, misyonerlik ve onunla bağlantılı yardım faaliyetleri, topraklarına işgalci İngilizler tarafından el konulması gibi pek çok nedene dair ayrıntılı bilgiler veriliyor. Son yarım yüzyılda ise İngiltere’nin imarı için giden inşaat işçileri ve hastanelerde çalışan hemşireler, Kuzey İrlanda’daki Troubles nedeniyle gidenler ve 2000’li yıllarda yetişmiş iş gücüne duyulan ihtiyaç nedeniyle özellikle Kuzey Amerika’ya gidenlerden bahsediliyor. İrlandalıların kendi kültürlerini dünyanın farklı yerlerine nasıl yaydıkları da anlatılıyor, örneğin az sayıda olsalar da dünyanın farklı yerlerinde İrlanda’ya özgü hurling veya camogie sporların oynandığından bahsediliyor. Ve tabii ki farklı alanlarda ün kazanmış İrlanda kökenli göçmenlerden, bahsediliyor. Bilim, sanat, spor dallarında tanınmış simalardan bahsediliyor, ünlü sinema oyuncuları Maureen O’Hara, Donald O’Connor, Peter O’Toole, Grace Kelly bunların arasında. Amerika’nın İrlanda kökenli başkanlarından öncelikli olarak John F. Kennedy olmak üzere, Ronald Reagan’dan, büyük büyük büyük dedesi İrlanda’dan göç etmiş Barack Obama’dan, baba tarafından İrlanda kökeni olan devrimci Che Guevara’dan, İrlanda kökenli Avustralya, Kanada ve Jamaika başbakanlarından falan bahsedildiğini görüyoruz. Bunların İrlanda’yla ilgili konuşmalarından kesitler sunuluyor. Girişte verilen bilet bir pasaport gibi. 20 odalı müzenin her odasında farklı mühürler bulunuyor, böylece müzeyi bitirdiğinizde elinizdeki biletin her yerine değişik bir mühür vurulmuş oluyor ve koleksiyonu tamamlamış oluyorsunuz.

Jeanie Johnston gemisi, Dublin, İrlanda
Jeanie Johnston gemisi, EPIC Müzesi’nin karşısına demirli şekilde bekliyor

EPIC Museum’a giriş ücreti kapıda bilet alırsanız 23€, internet üzerinden alırsanız 21€. Bu arada müzenin giriş kapısının tam karşısında, nehir kenarında demirli duran Jeanie Johnston gemisine de göz atmak isteyebilirsiniz. 19. yüzyılda açlık ve kıtlık nedeniyle Amerika’ya kaçan İrlandalıların kullandığı gemilerden biri olan Jeanie Johnston’ın birebir kopyasında bir açlık ve göç müzesi yer alıyor ve İrlandalıların hangi koşullarda göç etmek zorunda kaldıkları anlatılıyor.

GPO Museum

Modern İrlanda Cumhuriyet tarihinin en önemli olayının 1916 Paskalya Ayaklanması olduğunu sıklıkla vurguluyorum, bu ayaklanmada ve sonrasında yaşananlar, İrlanda’nın Birleşik Krallık’tan bağımsızlığını kazanmasına kadar gitmiş. Ayaklanma ise General Post Office (GPO), yani ana postane binasının işgaliyle başlamış ve burası isyanın merkez üssü olmuş. İşte Dublin’in bu son derece ayırt edici binasında bugün 1916 Ayaklanması’na adanmış bir müze bulunuyor.

1818’de yapılan bu bina her devirde Dublin’in ana iletişim merkezi olmuş. Hatta halen burada İrlanda’nın resmi posta kurumu olan An Post‘un merkezi yer alıyor ve postane binası aktif olarak çalışmakta. Ancak binanın bodrum katındaki müzede ayaklanmaya dair çok kapsamlı bilgi veriliyor. Önce ayaklanmaya giden süreç ve toplumdaki İrlandalılık bilincinin yükselişine dair çok sayıda bilgi ve eşya gösteriliyor. Sonra Home Rule’un meclisten geçmesi, yani İrlanda’ya özerk meclis haklarının verilmesi, ancak 1. Dünya Savaşı nedeniyle bütün bu sürecin sekteye uğraması, sonrasında İngilizlerin bütün gücüyle savaşta bulunmasını bir anlamda fırsat bilen bağımsızlık ve cumhuriyet yanlısı İrlandalıların, dünyada bir imparatorluk sınırları içinde yaşayan bütün topluluklarda görülen genel konjonktüre uyarak harekete geçmesine dair bilgiler veriliyor. Irish Volunteers (İrlandalı Gönüllüler) adlı örgütün yaptığı hazırlıkların ardından Dublin’deki postane binasını işgal etmesi, 7 kişinin imzası olan İrlanda bağımsızlık belgesini imzalayıp deklare etmeleri, ardından İngiliz askeri gelip hareketi bastırana dek 1 hafta kadar ellerinde tutmaları detaylı şekilde anlatılıyor, hatta bu süreci anlatan 17 dakikalık Fire & Steel adlı bir kısa film de gösteriliyor, bunu da izlemenizi öneririm.

Toplamda 500’e yakın insanın hayatını kaybettiği olaylar sonunda, yaklaşık 1 haftanın ardından İngiliz ordusu tüm kuvvetiyle gelip postaneyi ele geçiriyor, bağımsızlık bildirgesine imza atan 7 kişi de dahil olmak üzere harekette başı çekmiş 14 kişi idam ediliyor. Bu idamlardan sonra bağımsızlık hareketine halkın desteği artıyor ve sonunda 1920’de Birleşik Krallık ile imzalanan anlaşmayla bağımsız İrlanda devleti kuruluyor, tabii ki Kuzey’deki Ulster’da bulunan 6 ilçe, Kuzey İrlanda adıyla Birleşik Krallık’a dahil oluyor. Bu durumu kabullenemeyen gruplar (başta IRA’nın bazı fraksiyonları olmak üzere) ile anlaşmaya fit olanlar arasında bir iç savaş başlıyor ve bu da birçok ölüme, suikast ve idama neden oluyor.

Müzenin son bölümünde ise bağımsızlık sonrası GPO binasının restore edilişi ve İrlanda devlet radyo ve televizyonu için kullanılması gibi diğer kullanımlarından bahsediliyor, ayrıca 3 renkli meşhur İrlanda bayrağının doğuş hikayesi de anlatılıyor. Bir de İrlanda’nın yüz yıllık tarihindeki satır başı olaylar ile, 1916 Ayaklanması’nın yıl dönümlerinin nasıl kutlandığına dair bilgi verici levhaları görebiliyoruz.  Müze gezisini bitirdikten sonra filateliye ilginiz varsa giriş katındaki postaneden İrlanda pulları satın alabilirsiniz.

GPO Binası, Dublin, İrlanda
GPO, yani postane binası, Dublin’in kuşkusuz en akılda kalıcı binalarından biri

Dublin’in en geniş ana caddesi diyebileceğimiz O’Connell Caddesi’nde bulunan ikonik binadaki GPO Müzesi’ne giriş 17€, ancak bileti internet sitesinden alırsanız 15€’ya düşüyor. İrlanda Cumhuriyeti’nin kuruluş tarihine dair en ayrıntılı bilgileri alabileceğiniz yer burası diyebilirim, siyasi tarihe ilgisi olanlar muhakkak görmeliler.

İrlanda Ulusal Müzesi (National Museum of Ireland)

Her ülkede olduğu gibi İrlanda’da da ulusal müze var. Ancak Dublin’deki ulusal müzeler tek değil, 3 binaya yayılmış şekilde ve konsepte göre ayrılmış şekilde hizmet veriyor. Müzelerden biri dekoratif sanat, diğer biri doğal tarih odaklı. Ben Kildare Street’te bulunan Ulusal Müze’ye gittim, orada daha çok arkeolojik buluntular üzerinden İrlanda tarihi anlatılıyordu.

Burada çok geniş bir arkeolojik buluntu grubu var. İrlanda’da insan yaşamının başladığı düşünülen Paleolitik Çağ’dan, ta 400 bin yıl öncesinden kalma bir el baltasını görerek başlayacağınız koleksiyonda balık avında kullanılan 7 bin yıllık bir hasır balık tuzakları ve 4,500 yıllık 15 metrelik bir kano, oldukça ilginç eserlerdi bana göre. Müzenin ilk katında farklı devirlerden böyle eserler var, ayrıca geniş bir altın eşya koleksiyonu da mevcut. Yine bu katta Hıristiyanlık sonrası İrlandası’ndan kalma, dini eserler, o dönemlerde yaygın olarak kullanılan broşların sergilendiği bir bölüm var. Ancak bütün bu müzenin en acayip koleksiyonu bataklıklardan çıkarılan insan cesetlerinin sergilendiği yerdi bence. İrlanda bataklık açısından oldukça zengin bir ülke, bataklıklar da asidik, düşük oksijenli ortamlar olduğu için burada kalan bedenler bozulmadan kalabiliyor. Binlerce yıl öncesinden kalmasına rağmen son derece iyi şekilde korunmuş bu bedenlerin yüzlerindeki ifadeler, vücutlarındaki kaslar, hatta bazı durumlarda kıyafetleri bile son derece ayrıntılı şekilde seçilebiliyor. Özellikle Clonycavan Man adlı adamın, yıllar boyunca ezilip düzleşse de korunmuş yüzündeki ifade son derece canlıydı diyebilirim.

Bunlar dışında İrlanda tarihinin dönüm noktalarından biri olarak kabul edilen Clontarf Savaşı’yla ilgili mitlere dair bilgiler, Viking Dublin’i, İngiliz İrlandası, bütün bu dönemlerden çok sayıda eşya da müzede bulunuyor. Bence bir tane Ulusal Müze görülecek o da bu olmalı, müzeye giriş ücretsiz.

Dublin Kalesi (Dublin Castle)

Dublin Kalesi, diğer kaleler gibi şehrin kalanına kıyasla çok yükseğe inşa edilmiş bir kale değil, hatta şehrin çok içinde kalmış bir yapı. 13. yüzyılda yapıldığı dönemlerde kalenin etrafında akan nehirler artık yok olduğu için, yıllar boyunca yıkılıp yeniden yapıldığı için orijinal haliyle alakası kalmamış bir yer. Ancak çok uzun yıllar boyunca aktif olarak kullanılmış, önce savunma amaçlı, sonra da İngiliz İmparatorluğu’nun yönetim merkezi olarak. Bugün özellikle içindeki State Apartments adı verilen odalar gezilebiliyor. Ülke İngiliz kontrolündeyken İngiliz valisinin çalışma yeri olan, sarayı hatırlatan salonlar bunlar. Rehberli veya solo gezilerle görülebiliyor.

Dublin Kalesi’ne giriş ücreti 8€. İnternetten bilet alınması tavsiye ediliyor.

The Little Museum of Dublin

Dublin’de bir başka tarih müzesine de uğradım, bayağı da değişik bir yer. The Little Museum of Dublin (Dublin’in Küçük Müzesi), adından anlaşılacağı üzere son derece küçük bir müze olsa da Dublin’in tarihine dair çok fazla hikaye ve eşya barındırıyor. Buraya küçük denmesinin nedeni, rehberli turda rehberimizin 29 dakika içinde bütün Dublin tarihini, yalnızca 2 tane normal boyutta odayı gezdirerek anlatması. Oldukça güzel bir fikir. Esprili rehberimiz Evan, yalnızca 6-7 kişinin olduğu grubumuza odadaki eşyaları gösterip onların hikayelerini kronolojik şekilde anlatmak suretiyle Dublin’i, dolayısıyla İrlanda tarihinin son 200 yılını son derece akıcı ve keyifli bir dille bizlere aktardı. Dublin’deki önemli noktalar, İrlanda’nın bağımsızlık mücadelesi, Ulysses, bağımsız İrlanda’nın 20. yüzyılda başardıklarından bahsetti. Arada bizlere sorduğu bazı sorulara doğru yanıt vererek kendisinden bir şeker almaya hak kazansam da bir soruya “Cork” yanıtını vererek kendimi rezil etmeyi de ihmal etmedim tabii. Onun da dediği gibi, Dublin tarihini anlatan bir müzede herhangi bir sorunun yanıtı asla Cork veya Dublin’de başka bir yer olamıyor.

The Little Museum of Dublin, Dublin, İrlanda
Bu küçücük müzede duvarlar, resimler, eşyalar, Dublin tarihini anlatan hatıralarla dolu

Rehberin anlatımı bittikten sonra odalarda biraz daha zaman geçirmenizi şiddetle öneririm, nitekim bu hızlı anlatım esnasında bilinçli olarak atladığı çok sayıda detayı duvarlardaki resimlerde, vitrinlerdeki eşyalarda görebiliyorsunuz. Olimpiyat şampiyonları, Papa’nın ve John F. Kennedy’nin ziyareti, unutmak istedikleri Magdalene Çamaşırhaneleri ve orada zorla çalıştırılan kadınların yaşadıkları gibi pek çok hikaye anlatılıyor, detaylarını sonra araştırıp daha geniş bilgi almak size kalmış. Ancak merak ettiğiniz bütün sorulara rehber elinden geldiğince yanıt veriyor tabii.

Bu iki odadaki rehberli tur bittikten sonra müze bitmiş olmuyor. Üst katlardaki odalarda Dublin tarihine dair daha fazla bilgi edinebiliyorsunuz tek başınıza. Her zaman Churchill’in arkasında durmuş ve ona büyük destek vermiş Dublinli politikacı Brendan Bracken’ın hayat öyküsü, Sol Ayağım filminden bildiğimiz Christy Brown‘ın olağanüstü yaşamı ve de bizzat kendi “ayağıyla” yazdığı birkaç mektup, İrlanda’daki sokak eylemlerinden fotoğraflar, İrlanda’nın gururu rock grubu U2’ya adanmış bir oda, Dublinli önde gelen kadınların hayatlarından kesitler, Kral George döneminde büyüyen şehrin lüks evlerindeki odaların küçük maketleri, Dublin halkı için en unutulmaz figürlerden biri olan, gittiği her yerde herkesle el sıkışmasıyla tanınan 1930’ların belediye başkanı Alfie Byrne ile yolu Dublin’den geçmiş meşhur şarkıcı ve oyuncularının resimlerinin olduğu bir koridorla müze devam ediyor. Hayatımda gördüğüm bilgi yoğunluğu en yüksek müzelerden biri diyebilirim, gerçekten adı gibi küçük olsa da içine yüzlerce hikaye sığdırıldığı için.

Bu müzeye girebilmek için tura katılmanız gerekiyor, tur dahil giriş ücreti ise 18€. Bileti internetten almanızda fayda görüyorum, gezinizin ne zaman başlayıp ne zaman biteceğini bilirsiniz böylece.

14 Henrietta Street

Tıpkı yukarıda bahsettiğim “Dublin’in Küçük Müzesi” gibi ilginç bir başka müzeden bahsedeyim yine. Tek bir binada Dublin tarihinin son 300 yılının izlerine rastlayabileceğiniz 14 Henrietta Street, böyle bir yer.

Adından da anlaşılacağı üzere Henrietta Caddesi’nin 14 numaralı binasında bulunuyor burası. Ancak müzenin içinde bulunanlardan çok binanın kendisi görülmeyi hak ediyor, çok da acayip bir hikayesi var, Dublin şehrinin hikayesiyle kesişen. Bu yüzden müzenin adının direkt adresi olması bence boşuna değil.

14 Henrietta Street, Dublin, İrlanda
Henrietta Sokağı orijinal bir yer, 14 numara soldaki ilk bina

Söz konusu ev, 1720’li yıllarda, kral 1. George devrinde yapılmış. Büyümekte olan Dublin şehrinin George dönemi mimarisine göre imar edildiği zamanlarda, Georgian Dublin denilen bölgesinde, yani prestijli insanların yaşadığı bir mahalledeymiş. Zaten bu ilk yıllarında milletvekilleri, yargıçlar, üst düzey komutanlar burayı mesken tutmuşlar. Evde bir sürü oda, hizmetçilerin yaşam alanları, mutfaklar, kilerler varmış. Kışları bu mahallede geçiren zenginler, yazın kırsal kesimdeki yazlıklara giderlermiş. Ancak Dublin’in, dolayısıyla bu sokağın ve evin kaderini değiştiren bir dizi olay sonucunda zenginlerin şehri terk etmeye başlayınca binada oturanların profili değişmeye başlamış. 1800 yılında çıkan kanunla Britanya ve İrlanda parlamentoları birleştirilince Dublin’deki İrlanda Parlamentosu kapatılmış. Dolayısıyla şehirde yaşayan kalantorlar Londra’ya göç etmeye başlamışlar.

1877 yılında binayı satın alan Thomas Vance, evde büyük değişikler yaparak evi bölümlere ayırmış, odalar halinde kiralamaya başlamış. Eski konaklar küçücük apartman dairelerine dönüşmeye başlamış. Zaten büyük kıtlıktan çıkan İrlanda’da halk son derece zor durumdaymış ve küçücük odalarda, korkunç koşullarda onlarca kişi yaşamışlar. Bodrum kattaki aslına uygun olarak tasarlanan oda gerçekten çok kötüydü, daracık bir alanda bir anne ve 6 çocuğun birlikte yattığı bir yatak vardı ki yatağa sığmayan çocukları yatağın altında yatırıyor, fareler ısırmasın diye ateş yakıyorlarmış. 1. Dünya Savaşı ve İrlanda’nın bağımsızlığına kadar bu binada 100’den fazla insan aynı anda yaşadığı zamanlar olmuş. Fabrikalarda ağır koşullarda çalışan, evin bütün işlerine koşup bir sürü çocuğa bakmaya çalışan, rezalet hijyen koşullarında hastalıklardan uzak durmaya çalışan Dublin’li kadınlar gerçekten çok zor zamanlar geçirmiş. Bu esnada erkekler de para kazanmak için İngiliz ordusuna yazılıp asker oluyorlarmış. Bağımsızlık sonrasında eski kalabalık biraz azalsa da böyle yaşamak zorunda olan insanlar kalmaya devam etmişler, ta ki 1979’da evdeki son kiracı da çıkarılıp ev boşaltılana kadar. Daha sonra ise burayı bir müzeye dönüştürme fikri ortaya çıkmış ve restore edilen, olabildiğince aslı korunmaya çalışılan ev, 2016’da müze olarak açılmış.

Evin odalarında dolaşırken bütün bu tarih, rehber tarafından anlatılan hikayelerle desteklendiği gibi duvara yansıtılan birkaç tane de kısa film izliyoruz. Özellikle bu tenement denilen ortaklaşa yaşama sistemi ve Dublin’de uzun yıllar devam eden barınma sıkıntıları konusundaki film oldukça bilgilendiriciydi. Müzenin son odası ise, evin son sakinlerinden bir ailenin gerçek eşyalarıyla döşenmiş ki bu kadar küçük bir alanda yaşamaya çalışmanın ne kadar zor olduğunu, daracık yere ne çok eşya sığdırmaya çalıştıklarını bizzat görebiliyoruz bu şekilde.

Henrietta Sokağı hala George dönemi mimarisini yansıtan evlerle dolu bir yer ve buranın en karakteristik yapısı olan 14 numaralı ev de sadece bir ev olarak değil, aynı zamanda Dublin’de yaşayan milyonlarca kişinin yüzyıllar boyunca geçtikleri aşamaları tek başına bünyesinde toplayabilen, oldukça müstesna bir yer. Görülmesini tavsiye ederim. Ayrıca buraya gelmeden önce biletinizi internetten almanızı öneririm, en fazla 20 kişilik gruplar halinde gezildiği için başka türlü yer bulmanız zor olabilir. Bütün odaları tek tek gördüğünüz turun süresi yaklaşık 70-75 dakika. Bilet ücreti ise 10€.

İrlanda Edebiyat Müzesi (Museum of Literature Ireland)

İrlanda’nın gurur kaynaklarından biri de çıkardığı büyük edebiyatçılar ve köklü edebiyat geleneğiyle biliniyor. Her ne kadar gurur kaynağı yazarların çoğu İngilizce yazmış olsalar da İrlanda’nın ne kadar büyük bir edebiyat ülkesi olduğu gerçeği değişmiyor. Bu edebiyat tarihi ve onu oluşturan kişiler de İrlanda Edebiyat Müzesi’nde (Museum of Literature Ireland, kısaca MoLI) anılıyor. Tabii ki İrlandalı meşhur yazarlara dair bilgilerin verildiği ve bazı eşyaların sergilendiği bir giriş salonundan geçerek geziye başlıyoruz. Birçok meşhur romanın ilk baskısı veya Samuel Beckett’in telefonu gibi eşyaların ardından yine bu önemli yazarların meşhur eserlerinden ünlü cümlelerin yer aldığı bir başka oda geliyor, hepsi de sosyal medyada paylaşmalık cümleler.

Buradan sonra da şahsen böyle bir müzeye çok yakıştıramadığım bir bölüm geliyor, İrlanda romantik kurmaca edebiyat ekolüyle ilgili bir oda. Yine de burayı öğretici bulduğumu belirteyim, çoğunlukla kadınlara yönelik yazılmış, çok satan bu tip kitaplardan haberim vardı ancak bunlar arasında ne kadar büyük bir kısmının İrlandalı kadın yazarlar tarafından yazıldığını hiç bilmiyordum. Maeve Binchy başta olmak üzere bazıları oldukça genç olan çok sayıda kadın yazar, sayısız çoksatan romana imza atmışlar. Bu bölümde bu tip romanların ortak özelliklerinden bahsediliyor, acayip tesadüflerin roman örgüsünde nasıl kullanıldığı ve tabii ki hep mutlu sonla bitmesi gibi. Ayrıca bu romanların günümüz dijital dünyasında nasıl karşılık bulduğu, bu kitapları okuyanların nasıl sosyokültürel koşullarda bulunduğu, aşk dışında hangi konuların arka planda işlendiği ve bu kitapların aşırı muhafazakar İrlanda toplumunda nasıl karşılık bulduğu, hatta belli periyotlarda yasak edildiğine dair bilgiler de veriliyor.

Ancak buradan sonra klasiklere dönüyoruz, muhtemelen İrlanda’nın en ünlü yazarı olan James Joyce’a adanmış büyük bir odayla karşılaşıyoruz. Odada Joyce’un hayatı ayrıntılı şekilde anlatılıyor, onun hayatında yeri olan kişilerin de öyküleri anlatılıyor. Ve de bir Dublin planı üzerinde Joyce’un ünlü eserleri Dublinliler ve Ulysses’in geçtiği sokakların yerleri gösteriliyor. Müzenin sonraki kısımlarında yine Joyce’la ilgili eşyalar var. En önemlisi de Ulysses’in ilk baskısından orijinal bir kopya ve Joyce’un başka el yazmaları da müzede sergileniyor.

Ulysses'in ilk kopyası, Dublin, İrlanda
Okuması imkansız gibi birşey olan Ulysses’in tuğla gibi ilk baskısı

İrlanda Edebiyat Müzesi’ne giriş ücreti 16.5€, internetten alırsanız 14.5€. Edebiyata ilginiz yüksekse nehrin kuzey kısmında bulunan James Joyce Centre‘ı da tavsiye etmiş olayım.

Ulusal Galeri (National Gallery of Ireland)

İrlanda’da sadece tarihi müzeler yok elbette, 19. yüzyılda açılmış Ulusal Galeri, Dublin’de sanat namına görebileceğiniz en önemli yerlerin başında geliyor. Mark Rothko, Van Gogh gibi dünyaca ünlü sanatçıların birkaç eserinin yanı sıra isimlerini pek bilemeyeceğiz İrlandalı veya İrlanda kökenli ressamların farklı dönemlere ait resimlerini de burada görebiliyoruz. Kıta Avrupası’ndan fazlasıyla etkilenmiş bu eserlerin yanında Orta Çağ’dan başlayarak İtalyan, Hollandalı ve diğer Avrupa ülkelerinden ressamların klasik tablolarını da burada görebiliyoruz. Özellikle Jack Butler Yeats’in eserlerini dikkate değer buldum diyebilirim.

Tabii ki Londra’daki Ulusal Galeri seviyesine yaklaşamasa da İrlanda sanatına dair birkaç şey öğrenmek isteyenlerin görebilecekleri bu müzeye giriş ücretsiz.

Dublinia

Dublin ile ilgili az bilinen bir gerçek varsa o da burasının bir şehir haline gelmesini sağlayanların Vikingler olduğudur. Dublinia adlı müze de Dublin’in Viking geçmişi ve Orta Çağ yılları hakkında bilgi verici müze. Vikinglerin ticaret kolonileri kurmak için Kuzey’den çıkışlarını, o esnada Dublin şehrinin bulunduğu yerdeki genel durumu, Viking adetlerini ve çadır, kalkan, zırh gibi eşyalarını görüyoruz. Zırhlarının ne kadar ağır olduğunu oradaki bir örneği kaldırmaya çalışarak anlayabilirsiniz. Vikinglerin ne kadar donanımlı savaşçılar olsalar da asla tam zamanlı bir ordu barındırmadıklarını, zamanla yağmacılık yerine ticaretin daha karlı olduğunu anlamalarıyla daha yerleşik bir hayata geçmeye başlayıp kasabalar kurmaya başladıklarını öğreniyoruz. Dublin’de bulunan bir Viking mezarından çıkarılan erkek cesedini ve yanındaki eşyaları da görüyoruz.

Dublin’deki Viking hükümdarlığı 1170’te Anglo-Normanlar ile yerel İrlanda krallarının Dublin’i fethetmesiyle sona erdi. Müzede İngiliz kontrolündeki Dublin’in nasıl daha da geliştiği de müzede anlatılıyor. Örneğin bir pazar alanındaki satıcılardan ve sattıkları eşyaların aslına sadık kopyalarından oluşan bölümler de bulunuyor. Son olarak Dublinia’nın yer aldığı alandaki kazılardan da bahsediliyor. Son olarak Viking zamanında orada yaşayan hayali bir kişinin gözünden o zamanın hayatını anlatan bir animasyon filmi de izleyebiliyorsunuz.

Müze Dublin’in kuruluş dönemine dair bilgi verse de burada fazla bir orijinal eser yok. Dublinia’ya giriş ücreti 16€. İnternetten de bilet alabilirsiniz ama almadan da girebilmeniz mümkün.

Dublinia’nın hemen bitişiğindeki Christ Church Cathedral’dan da bahsetmek lazım. Viking krallarının 11. yüzyılın başlarında inşa ettiği kilise, Dublin’deki en tarihi Hıristiyan yapısı denebilir. Sonraki yıllarda belli bölümleri yıkılınca tekrar yapılmış. Taştan yapılmış olması nedeniyle tam bir kale gibi göründüğünü söyleyebilirim.

Irish Rock’n’ Roll Museum

Hepimizin tanıdığı bildiği sanatçılar çıkarmış bir ülke İrlanda. Özellikle 1970’lerden sonra ülkede Katolik inancıyla şekillenen aşırı muhafazakar havanın yumuşamasıyla birlikte önceden mesafeli bakılan müzik türlerine karşı, özellikle gençlerin bastırmasıyla tabii, daha ılımlı bir hava oluştu ve ülkede rock, punk vs. gibi müzik türlerinde çalışmalar çıkaran sanatçılar daha görünür olabildiler. Tabii komşu Birleşik Krallık’ta Beatles’lar, Deep Purple’lar çıktıkça İrlanda’da bunun bir karşılığı olmaması düşünülemezdi. İşte Irish Rock ‘n’ Roll Museum Experience adlı müzede İrlanda’nın son 50 yılda çıkardığı önemli müzisyen ve gruplara dair çok şey öğrenebiliyorsunuz.

Irlanda Rock'n Roll Müzesi, Dublin, İrlanda
Rock’n Roll Müzesi’nin duvarlarında meşhur müzisyenlerin görüntüleri yanıp sönüyor

Aslında sadece öğrenmekle kalmıyor, bu isimlerin bizzat bulunduğu ve müzik yaptığı, bazen müzik yaşamlarına adım attıkları yerleri görebiliyoruz. Çünkü burası bir müzeden ziyade hala aktif olarak kullanılan bir stüdyo, o yüzden rehberle geziliyor. Temple Lane Studios, 1980’lerden beri İrlanda rock müziğinde önemli yeri olan bir stüdyo. Birçok sanatçının yolu buradan geçmiş. Müze dediğimiz de bu stüdyonun yer altındaki odalarından ibaret, çünkü bahsettiğimiz sanatçıların gitarları, plakları, bazı kişisel eşyaları ve onların yolculuğunda yeri olmuş çeşitli eşyalar da bu müzenin koleksiyonunda bulunuyor. İlk başta burada bir şekilde bulunmuş sanatçı ve grupların önemli albümlerini görüyoruz. İrlanda’nın belki de ilk büyük rock yıldızı olan Rory Gallagher’ın çeşitli gitarları da burada sergileniyor. Tuhaf bir şekilde Michael Jackson’ın bir pijaması da burada gösteriliyor. Sonra muhtemelen İrlanda’dan çıkmış en popüler müzik grubu U2’nun ilk demolarını yaptığı odaya giriyoruz. Burada U2’nun ilk yıllarına ve Bono ile arkadaşlarının grubu kurdukları yıllara dair bilgiler ediniyoruz, U2’nun ilk konser biletlerinden de bir seçki var. Şu an belki yüzlerce dolardan başlayan fiyatlarla izlenebilen grup, bir zamanlar sadece 5£’lük biletlerle seyredilebiliyormuş.

Buraları gördükten sonra 15 dakikalık bir belgesel izleyeceğimiz sinema salonuna alınıyoruz. Burada bütün bu anlatılan isimlerin kısa hikayelerini dinliyoruz. Gittiğim müzelerin sanatçılardan bahsedilen bölümlerinde neredeyse hiç bahsedilmemesine çok şaşırdığım Dolores O’Riordan ve The Cranberries grubundan elbette bahsediliyor bu filmde. Ayrıca Rory Gallagher, Thin Lizzy, Sinéad O’Connor, Enya ve benim çok tanımadığım, ancak İrlanda’dan çıkmış ve dünyaca bilinirlik elde etmiş diğer sanatçı ve gruplardan bu filmde bahsediliyor.

Sonrasında gerçek bir stüdyoya alınıyoruz, enstrüman çalabilenler yeteneklerini sergileme imkanı buluyor. Ama bizim grupta hiç müzisyen olmadığı için en fazla manasız gürültüler çıkaran arkadaşlar oldu.

Turun sonraki kısmında yandaki bir binaya geçip burada da ünlü sanatçılara ait eşyaları görüyor, Thin Lizzy ve grubun tıpkı Rory Gallagher gibi genç yaşta rahmetli olmuş efsane solisti Phil Lynott’un çalışmalarını yaptığı bir başka stüdyoyu görüyoruz. Burada da Lynott’un gitarları, kıyafetleri ve diğer eşyalarını görebiliyoruz. Sahnede acayip hareketler yaparken yırtılmış pantolonu da bu alanda sergileniyor. Rehberimizin de bizzat tanıdığı annesi Philomena’nın bu odanın oluşturulmasında büyük emeği olmuş. Sonra gezimizin hatırası olarak rehberimizin ikram ettiği bir pin alıyor ve müzeden çıkıyoruz.

Yukarıda belirttiğim gibi burası aktif bir stüdyo olduğu için rehberli turlarla gezilebiliyor. Yerin altında daracık yerlerden geçtiğimiz için de bir tura en fazla 10-15 kişi alıyorlar sanırım, o nedenle kapıdan bilet almaya çalışırsanız sizi sonraki saatlere aktarmaları mümkün. Benim başıma tam olarak bu geldi. Dolayısıyla burayı görmek istiyorsanız internetten rezervasyon yapmanız veya erken bir saatte kapıda bilet alıp planınızı tur saatine göre ayarlamanız gerekiyor. Irish Rock ‘n’ Roll Museum bileti 22€, ki bu low-season fiyatı. High season’da, yani Dublin’in kalabalık olduğu aylarda fiyatı 26€ oluyormuş. Dürüst olmam gerekirse bu paraya değecek bir deneyim olmadığını söylemem gerekir, eğer büyük U2 veya Thin Lizzy hayranı değilseniz bu müzeyi atlayabilirsiniz diyeceğim.

Glasnevin Mezarlığı (Glasnevin Cemetery)

İrlanda’nın bağımsızlık mücadelesini şekillendirmiş kişilerin gömüldüğü, bir anlamda bu mücadeleyle iç içe geçmiş bir mezarlık var Dublin’de. Dublin’de bir mezarlık görmeyi düşünüyorsanız burası Glasnevin Mezarlığı olmalıdır bence. Gezdiğiniz müzelerde sürekli ismini gördüğünüz kişilerin mezarları burada bulunmakta.

Şehir merkezinden 3 kilometre kadar kuzeyde bulunan mezarlıkta her şeyden öncelikle devasa bir silindir kule görüyorsunuz. 1800’lerin başında İrlanda özgürlük mücadelesinin öncülüğünü üstlenmiş Daniel O’Connell‘ın anısına dikilmiş olan kule, tam 55 metre yüksekliğinde. Bir mezarlığın içinde bu kadar yüksek bir kulenin ne işi var diyebilirsiniz, ama yapmışlar, O’Connell çok önemli bir şahıs olduğu ve bu mezarlığın açılışında da büyük payı olduğu için belki. Bu kule sadece anma amaçlı değil, içindeki 198 basamaklı merdivenden yukarıya çıkılıp Dublin manzaraları seyredilebiliyor. Dublin’in en yüksek yapılarından biri ne de olsa. Kuleye çıkmak için 10€’luk biletten almanız gerekiyor.

Glasnevin Mezarlığı, Dublin, İrlanda
Glasnevin Mezarlığı’ndaki Kelt haçlı mezar taşları

İrlanda Cumhuriyeti’nin diğer önemli şahsiyetleri, bu kulenin yakınlarındaki alana gömülmüşler. Yine 19. yüzyıldaki İrlanda milliyetçiliğinin önde gelen bir başka kişisi Charles Parnell, eski cumhurbaşkanlarından Éamon de Valera, ayrıca Roger Casement, Michael Collins, James Larkin ve bu mücadelede yer almış ünlü kadınlar Maude Gonne ile Constance Markievicz’in mezarları hep bu alanda bulunuyor. Filminden tanıdığımız Michael Collins’in mezarı diğerlerinden ayrı bir noktada yer alıyor. Mezarlıkta ayrıca dünya savaşlarında ölen İrlandalı askerlerin, NATO görevlerinde ölen diğer askerlerin anısına dikilen anıtlar, yakılan cenazelerin konulduğu kolumbarium bölümleri ve başka mezarlıklarda pek görmediğim bir şekilde, kaybettikleri yakınlarının anısına geride kalanların yaptırdığı banklar da yer alıyor. Çok fazla bu tarz bank vardı. Onun dışında mezarlıktaki taşların çoğu Kelt haçı şeklinde, Belfast’taki Milltown Mezarlığı’ndaki gibi.

Yeni gömülmüş kişilerin taze mezarlarının üzerindeki rengarenk çiçekler ve anne, baba, büyükbaba gibi yazıların bulunduğu renkli dövizler, başka mezarlıklarda pek görmediğim birşey olarak dikkatimi çekti.

Burasının bir Père Lachaise veya Highgate olduğunu iddia edemeyiz elbette, ama bu kişilerin ve toplamda 1.5 milyon kişinin defin yeri olan bu mezarlık, Dublin’de görmek isteyeceğiniz ilk mezarlık olmalı bence. Daha ileri bilgilendirme için mezarlıkta rehberli turlar da düzenleniyor, ayrıca bir müze de bulunuyor.

St. Stephen’s Green

Dublin’in farklı yerlerinde birçok park var, zaten ulusal renk olarak kendisine yeşili seçmiş bir ülkenin başkentinde daha azını bekleyemezdik. Bu parkların en ünlü ve merkezi olanı Aziz Stephen’ın Çayırı diyebileceğimiz bu parktır bence. İçinde birçok havuzun bulunduğu, sincap ve su kuşları gibi çeşitli hayvanların yaşadığı bu park ta İngiliz yönetimi yıllarında, burası bir park haline getirilmeden önce bile yöre halkının akın ettiği bir zaman geçirme alanıymış. 1916 Ayaklanmasında da burası bir direniş noktası olarak tahkim edilmiş. Parkın içinde bu direnişte büyük yeri olmuş Constance Markiewicz’in, yine İrlanda bağımsızlığı için mücadele etmiş Wolfe Tone’nin ve Robert Emmet’in heykelleri bulunuyor, ayrıca James Joyce’un ve Hint yazar Rabindrath Tagore’un da heykelleri parkta bulunuyor. Kesinlikle Dublin’in en huzurlu yerlerinden biri diyebileceğim bu parkı mutlaka görmenizi öneririm.

St. Stephen's Green, Dublin, İrlanda
St. Stephen’s Green, şehrin oksijene doyduğu yer adeta

Parkın kuzeybatı ucunda yer alan Fusiliers’ Arch adlı Roma usulü kapı da Britanya İmparatorluğu’nun Güney Afrika’da kazandığı 2. Boer Savaşı’nda ölen İrlandalı askerlerin anısına dikilmiş. Bu kapının hemen karşısındaki trafiğe kapalı cadde ise, Dublin’in en turistik yerlerinden biri olan Grafton Caddesi’ne çıkıyor.

Grafton Caddesi (Grafton Street)

Dublin’in İstiklal Caddesi diyebileceğimiz Grafton Street, turistlerin en çok akınına uğrayan yerlerden bir tanesi. Trafiğe kapalı bu cadde günün pek çok saatinde insanlar tarafından hınca hınç dolduruluyor.  Cadde üzerinde ünlü mağazaların şubeleri var, restoranlar var, sokak müzisyenleri var, kısacası Dublin’in önde gelen cazibe merkezlerinden biri olarak anılmayı hak ediyor.

Phoenix Park

En az St. Stephen’s Green kadar tarihi bir başka Dublin parkı da Phoenix Park. Şehir merkezinin 4 kilometre kadar batısında bulunan bu devasa park, eskiden İngiliz soylularının ava çıktığı büyük bir araziyken 18. yüzyılda halka açılmış. Bugün Dublin halkının zaman geçirmek için geldiği çok güzel, huzurlu bir park. Büyüklük olarak, San Francisco’nun Golde Gate Park’ını hatırlattı bana. Ve o parktaki gibi içinde farklı farklı amaçlarla kullanılan yerler bulunuyor. Örneğin İrlanda Cumhurbaşkanlığı konutu Áras an Uachtaráin parkın içinde bulunuyor. Dublin Hayvanat Bahçesi de bu parkın sınırları içinde. Bunlar dışında bu parkta önemli olaylar yaşandı, mesela modern İrlanda tarihinin en önemli olaylarından biri olan 1979’da Papa 2. Jean Paul’ün ziyaretinde 1 milyon kişinin katıldığı büyük ayin bu parkta düzenlenmişti. Ayinin gerçekleştiği çayırda bu olayın şerefine Papa Haçı (Papal Cross) adlı 35 metrelik bir haç dikilmiş sonradan. Bundan daha uzun bir anıt daha var bu parkta, Wellington Anıtı. Waterloo Savaşı’nda Napolyon’u mağlup eden komutanlardan Wellington Dükü’nün şerefine dikilen tam 62 metrelik devasa bir obelisk de bu parkta yer alıyor. Anıtın üzerinde dükün katıldığı savaşların isimleri yazıyor. Bir de tabii ki parka adını veren bir sütun var, üzerinde Anka kuşu kabartması olan. Parkın ana girişinde bulunuyor.

Ama bütün bunların yanında, bu parkın en güzel tarafı, yüzyıllar önceki av günlerinden beri orada yaşayan bir alageyik nüfusunun hala bulunabiliyor olması. Ben karşılaşmadım ama bu güzel, devasa boynuzlu, benekli geyikler parkın iç kesimlerinde yaşamlarını sürdürüyormuş. Her ne kadar geyikleri beslemek, hatta 50 metre yakınına yanaşmak yasak olsa da pek çok kişi bu geyiklerle fotoğraf çektiriyor. Ben yine de bunun yasak olduğunu, geyikleri beslemenin hayvancağızların sağlığı için tehlikeli olabildiğini belirteyim.

Nehrin karşı tarafında bulunan parka da değinmiş olayım. İrlanda Ulusal Savaş Anma Bahçeleri (Irish National War Memorial Gardens) şeklinde çevirebileceğimiz park, Birinci Dünya Savaşı’nda İngiliz saflarında savaşıp hayatını kaybetmiş 49 bin İrlandalı asker anısına yapılmış. Dublin’in güzel parklarından biri olarak not düşelim.

Temple Bar ve İrlanda pub’ları

Dublin’in en turistik, en kalabalık yerlerinin başında Temple Bar geliyor. Burası İstanbul’da Beyoğlu’nun Asmalı Mescit bölgesini veya Ankara’da Tunalı’nın Bestekar taraflarını hatırlatan bir yer burası, çok sayıda mekan, restoran ve turistik dükkanlardan oluşuyor. Lokasyon olarak nehirle Dame Street arasında kalan bölge olduğunu söyleyebiliriz yaklaşık olarak. Burada çok sayıda bar, İrlanda’nın meşhur pub’ları bulunuyor. Ancak insanın aklına ilk geldiği şekliyle burasının adı “barlar sokağı” gibi olmasından gelmiyor. “Barr” sözcüğünün farklı bir anlamı var. Temple Bar’da bulunan mekanlar gayet kalabalık oluyor. Bir çoğu da tarihi binalarda yer alıyor.

Temple Bar, Dublin, İrlanda
Temple Bar’daki aynı adlı mekan

Genel olarak İrlanda’daki pub’larda çok güzel bir atmosfer olduğunu gözlemledim. Çoğunda canlı müzik oluyor. Bazen güncel pop müzikleri, bazen de yöresel İrlanda ezgilerini dinleyebiliyorsunuz. Müzisyenler repertuarlarını bir A4 kağıdında dolaştırıyor, oturanlar da bunlara bakıp istekte bulunuyor. Bazı aileler çocuklarıyla bile geliyorlar, bu pek alışıldık bir durum değildi benim için. Ama Irish pub denince tanıyıp bildiğimiz ne varsa buradaki barlarda bulunduğunu, çok keyifli ortamlar olduğunu söylemeliyim.

Trinity College (Book of Kells)

Dublin’in aslında en büyük turistik noktalarının başında gelen Book of Kells’i burada yazmamın sebebi benim orayı görmemiş olmam. Dublin’in merkezinde bulunan prestijli Trinity College’ın kütüphanesinde yer alan kitap, 9. yüzyılda yazılmış bir gospel kitabı. Ancak bu kitabın içeriği kadar oluşturulma şekli kelimenin tam anlamıyla göz kamaştırıcı. Parlak illüstrasyonlarla dolu bu kitap, dünyanın en bilinen Hıristiyan metinlerinden biri ve kaligrafi anlamında çok üst düzeyde bir çalışma olarak kabul ediliyor. Kitapta anlatılan hikayelerin son derece sembolik bir şekilde resimleştirildiği sayfalar, koruma amacıyla sırayla ziyarete açılıyor ve aynı anda iki sayfa gösteriliyor. Sayfalar rotasyonla değişiyor.

Tabii burada sadece tarihi bir kitap görülmüyor, fotoğraflarını bir yerden görmüş olma ihtimaliniz yüksek olan, belki de dünyanın en güzel kütüphanelerinden birini gezme şansı buluyorsunuz. 65 metrelik Long Room (Uzun Oda), en çok fotoğrafı çekeceğiniz yer olacaktır yüksek ihtimalle. Kütüphanede İrlanda’nın sembolü olan Orta Çağ’dan kalma arp ve 1916’da bizzat Patrick Pearse tarafından okunan İrlanda Bağımsızlık Bildirgesi’nin orijinal kopyası da görülebiliyor.

Yaklaşık 90 dakika sürdüğü söylenen bu deneyime katılmanın ücreti 21.50€. Gelecekseniz bileti önceden alın mutlaka, yoksa kendi gözümle gördüğüm upuzun kuyruklarda beklemek zorunda kalabilirsiniz. Ha, bu gezi ilginizi çekmiyorsa yine Trinity College’a gelin, şehrin göbeğindeki güzel kampüsünde öğrencilerle birlikte yürüme deneyimini en azından yaşamak isteyebilirsiniz.

Molly Malone heykeli

Dublin’de amaçsız bir şekilde gezme niyetindeyseniz bile görmeniz gereken bir başka yer de Molly Malone heykeli olmalı. Molly Malone gerçek bir karakter değil, yüzyıllardan beri söylenegelen bir halk şarkısının kahramanı. Şarkıda Molly Malone’un son derece güzel bir midye satıcısı genç bir kadın olduğu, sokaklarda dolaşıp el arabasındaki midyelerini sattığı ve genç yaşta hummadan hayatını kaybettiği konu ediliyor. Bir yandan da Molly Malone’un o yıllarda sokaklarda çalışmak zorunda kalmış, hatta seks işçiliği yapmak durumunda kalmış binlerce isimsiz kadının isme ve vücuda kavuşmuş hali olduğu da söyleniyor. 1988’de şehrin 1000. kuruluş yılı şerefine Jeanne Rynhart’ın yaptığı bir heykel, şehrin en popüler caddesi olan Grafton Street’e konulmuş. Sonradan tramvay inşaatı nedeniyle şu anki yerine, Suffolk Street’e taşınmış.

Molly Malone heykeli, Dublin, İrlanda
Molly Malone heykeli, Dublin’in en akılda kalıcı simgelerinden biri kesinlikle

Daha önce başka yerlerdeki meşhur heykellerde gördüğüm gibi Molly Malone heykeline, özellikle kıyafetinden taşan göğüslerine dokunmak şans getiriyor şeklinde bir hurafe peydahlanmış ve heykelin göğüs kısmı dokunulmaktan orijinal rengini kaybetmeye başlamış. Hatta Dublin halkından bazı kişiler “Molly Malone’u rahat bırakın” adında kampanyalar başlatılmış. Bu tam olarak başarıya ulaşmasa da ben Dublin’e gittiğimde heykel restorasyondan geçmiş ve yenilenmişti. Size tavsiyem bu son derece gerçekçi heykeli görmeniz, mümkünse ellemeden seyretmeniz yönünde olacak. Dediğim gibi Molly Malone gerçek bir karakter değil, ancak Dublin sokaklarında birşeyler satarak hayatını kazanmaya çalışmış yüzlerce kadının sembolü adeta.

Spire

Dublin’deki enteresan heykellerden bir diğeri de Spire. Kelime anlamı helezon şeklinde yükselen kule demek olsa da Dublin halkı bu tuhaf anıta değişik isimler bulmuş, en yaygınlarından biri de “needle” (iğne). Gerçekten bir iğneye benziyor. Dublin’in en geniş ve merkezi caddesi olan O’Connell Street’in ortasında, meşhur postane (GPO) binasının karşısında yer alıyor. Bu heykelin çok bir anlamı var mı bilmiyorum ama daha önce orada bulunan anıtın bir anlamı var. İngiliz idaresinde oldukları 1809 yılında o noktada, Napolyon’a karşı Trafalgar da dahil olmak üzere büyük deniz zaferlerine imza atmış olan Amiral Horatio Nelson’un Nelson’s Pillar adında büyük bir heykeli dikilmiş. İrlanda bağımsız olduktan sonra da heykel yerinde durmaya devam etse de özellikle İrlanda Cumhuriyetçiler kaldırılması için çeşitli eylemler yapmışlar. Sonunda 1966’da, yani meşhur Paskalya İsyanı’nın 50. yıldönümünde heykele bombalı bir saldırı düzenlemiş, heykel büyük zarar görmüş. Heykel tekrar yapılmamış tabii ve sonunda yerine başka birşey yapılması için bir yarışma düzenlenmiş, 2003’te şu anki Spire, aynı yere inşa edilmiş.

Spire, Dublin, İrlanda
Spire gerçekten göğe yükselen bir toplu iğne gibi

Icon Walk

Burası aslında tam bir “yer” sayılmaz. Temple Bar bölgesinde, Price’s Lane’den başlayıp Bedford Lane’e doğru devam eden duvarlarda İrlanda tarihine damga vurmuş edebiyatçılar, şarkıcılar, sporcular, sinema oyuncuları,  gibi çok sayıda ünlü kişinin adı ve posterleri, başardıkları işler grafitiler gibi duvarlara işlemişler. Kadın yazarlara da ayrı bir bölüm ayrılmış. Birkaç sokakta hızlı bir İrlanda tarihi brifingi almak, kime ne kadar saygı gösterdiklerini öğrenmek için ücretsiz bir yol diyebilirim. Bu isimlerin çoğunu EPIC Müzesi’nde görmüş olmanız mümkün, ama hızlandırılmış bir kurs için burayı da ziyaret edin, zaten yolunuz üstüne düşmesi mümkün.

Köprüler

Dublin’i doğu batı istikametinde ikiye bölerek denize dökülen Liffey Nehri’nin etrafında büyüyerek gelişmiş olan şehirde sayısız köprü bulunuyor. Hem araç hem de yaya trafiğine açık olan bu köprüler çok uzun değiller, çok karakteristik görüntüleri de yok, bir tanesi hariç. Ömrünün büyük kısmını Paris’te geçirse de İrlanda’nın en büyük yazarları arasında gösterilen Samuel Beckett’in adı Dublin’de bir köprüde yaşatılıyor. Üstelik görüntüsü yan yatmış bir arp şeklinde, yani İrlanda’nın ulusal sembolü bir köprüye işlenmiş vaziyette. 2009’da açılan Samuel Beckett Köprüsü, kısa sürede Dublin’in sembollerinden biri haline gelmiş.

Samuel Beckett Köprüsü, Dublin, İrlanda
Hayatının büyük kısmını Fransa’da geçirse de Samuel Beckett’in adı, İrlanda’nın simgesi harp şeklindeki köprüde yaşatılıyor

Şehirde söylediğim gibi çok sayıda köprü var, çoğuna da İrlanda tarihinin önemli insanlarının adı verilmiş.

The Portal

O’Connell Street’teki bir başka ilginç yer de, Dublin ile ABD’nin Philadelphia kentinden eş zamanlı olarak görüntü paylaşımı yapan The Portal adlı yuvarlak ekran. Ekranda gördüğümüz kişiler, aynı anda Dublin’deki bizleri de görüyor. Litvanyalı Benediktas Gylys’in eseri olan bu sanatsal çalışmanın karşı tarafı, orijinalinde New York’ta bulunuyormuş, ancak sonra kapatılmış ve Philadelphia’ya taşınmış. Özellikle Dublin’de gündüz, karşı tarafta geceyken enteresan durumlar oluşuyor, nitelim Dublin tarafında gündüz gayet kalabalık bir insan grubu beklerken karşı tarafta tek tük yoldan geçen insanlar görülüyor. Karşı taraftan biri el salladığında da hepimiz toplu olarak el sallıyoruz, neşeleniyoruz. Böyle bir mantıkla çalışan modern bir sanat eseri kısacası.

Portal’ın hemen sol tarafında ise James Joyce’un güzel bir heykeli bulunuyor, onu da atlamayın.

Dublin’e dair bilinmesi gerekenler

Dublin’de hava durumu

Dublin’e iner inmez kapalı ve yağmurlu bir havayla karşılaşmıştım, hava büyük çoğunlukla böyle geçti orada geçirdiğim süre boyunca. Genelde de hava böyle. Gece gündüz arası sıcaklık farkı az. Londra’yı hatırlatır bir şekilde, ne zaman yağmur yağacağını kestiremiyorsunuz.

Toplu taşıma

Dublin’de toplu taşımaya dair fazla yorum yapmak istemiyorum, nitekim ben Dublin’de hiç otobüse binmeden gezdim. Şehrin küçük olmasının gezme konusunda büyük avantajı oluyor elbette. Dublin’de bir metro ağı bulunmuyor, ancak otobüsler ve tramvaylarla ulaşım sağlanıyor. Dublin merkezi, özellikle nehir kenarındaki paralel caddelerde trafik oluyor gün içinde. Dublin’in birçok ana caddesi nehir kenarında ilerliyor, buralarda da çok fazla trafik olabiliyor.

Benim kullanmam gerekmedi ancak şu çevrimdışı tren ve tramvay uygulamasını indirmenizi öneririm. Hangi duraktan nerelere gidebileceğinizi belirlemekte yararlı olacaktır.

Trafik yönü

Büyük Britanya’nın yıllarca sömürgesi ve sonrasında krallığın bizzat parçası olan İrlanda’da fiziksel neredeyse bütün özellikleri, Birleşik Krallık’ın kopyası. Dolayısıyla araç trafiği gibi son derece somut bir kavramın soldan olmaması düşünülemezdi. Dolayısıyla araç direksiyonları da sağda bulunuyor. Dublin’den Belfast’a giderken hiçbir şekilde ülke değiştirdiğinizi hissetmiyorsunuz, değişen tabelalar ve GSM operatörünüzden gelen mesaj size bu gerçeği hatırlatıyor ancak.

Ölçü sistemi

Tabelalardan bahsetmişken, İrlanda’da Birleşik Krallık gibi emperyal değil bizler gibi metrik sistem kullandıklarını söyleyeyim. 2005 yılında Avrupa Birliği gereklilikleri uyarınca metrik sisteme geçmeye başlamışlar. Yol işaretlerindeki mesafeler kilometre olarak veriliyor. Bunun bir parçası olarak para birimi Euro kullanılıyor.

Ancak prizler İngiliz tipi (Type G) olmaya devam ediyor. Yani gündelik hayatı somut olarak etkileyen konularda İngiliz adetleri devam etse de Avrupa Birliği’nin etkisiyle bazı alanlarda farklılaşmaya da gitmişler.

İngiliz etkisi tabii ki çok anlaşılabilir bir durum, yüzyıllarca İngiliz sömürgesi olmuş bir adadan bahsediyoruz. Tabii ki hem bağımsızlık Savaşı’nda, hem de Kuzey İrlanda’da onyıllarca süren savaşta İngilizler’le çatışmış olsalar da İrlanda halkı üzerinde başta konuştukları dil olmak üzere çok büyük ve silinmesi pek kolay olmayan bir iz bırakmışlar. Dolayısıyla standart bir İrlanda vatandaşı için Birleşik Krallık ile serbest dolaşım hakkını korumak, Belfast’a özgürce girip çıkabilmek, AB ülkelerine entegre olmaktan çok daha önemli olsa gerek. Zaten bu yüzden hiçbir zaman Schengen Bölgesi’ne girmediler.

Ancak ülke olarak yaklaşık 100 yıldır İngilizlerden ayrı, kendi kültürlerini öne çıkarabildikleri bir tarih anlatısı yaratabilmek için çok uğraştıkları açık. Yukarıda bahsettiğim Icon Walk tam olarak bu amaçla yapılan işlerden sadece bir tanesi. Bununla birlikte yaptıkları bazı şeyler o kadar sembolik ve yüzeysel ki, bununla kendilerinin bile dalga geçtiğini bizzat gördüm. Örnek olarak, bağımsızlığı kazandıktan sonra İngilizlerin meşhur kırmızı renkli posta kutularını yeşile boyayıp aynı şekilde kullanmaya devam etmelerini söyleyebiliriz.

Yeşil posta kutusu, Dublin, İrlanda
Yeşil posta kutularını Dublin’de dolaşırken sık sık göreceksiniz

Dublin’e gelmeden okunabilecek kitaplar ve izlenebilecek filmler

Dublin, kendisi küçük olsa da edebiyat anlamında yeri büyük bir şehir. Edebiyat müzesinde gördüklerim bunun kanıtı, küçücük bir ülkeden kaç tane Nobel ödüllü yazar ve şair çıkmış ve bunlar tabii ki Dublin hakkında yazmışlar. Benim tavsiye edeceğim kitap, İrlanda’nın Nobel alan yazarlarından biri olmasa da belki de en ünlüsü olan James Joyce’a ait. Ulysses’i okudum demek isterdim, nitekim bu kitap sadece Dublin’de geçen en büyük roman değil, edebiyat tarihinin en önemli kilometre taşlarından biri. Ancak yıllardır okumayı bir türlü başaramadım, büyüklüğü gözümü korkuttu. Yine de boş zamanlarımda okumaya devam etmeye çalışıyorum. Bir gün bitirebilirsem bu satırları da güncellerim. Ben, benim gibiler için daha kolay olan yolu seçtim, yine Joyce’un meşhur eserlerinden öykü kitabı Dublinliler‘i okudum. Eskiden okumuştum, ancak Dublin’i gördükten sonra tekrar okudum ve kitaptaki mekanların bazılarını bizzat görmüş olarak, daha da önemlisi öykülerin arka planları ve tarihsel kişilikler hakkında bir fikir sahibi olarak okumak çok daha iyi oldu diyebilirim. 100 yıl öncesinin Dublin’inin neye benzediği, insanların dertleri, bağımsızlığa giden sürecin insanlardaki karşılığı çok yalın bir dille ve toplumun farklı kesimlerinden örneklerle desteklenerek anlatılmış. Şahsen “Üzücü Bir Olay” ve “Küçük Bir Bulut” öykülerini insanın içine işleyen cinsten buldum diyebilirim. Ancak bütün öyküler güzel, Dublin’e gelmeyi düşünenlere öneririm.

Film olarak da yukarıda bahsettiğim Babam İçin filminden söz edebilirim, ancak günümüz Dublin’ine dair daha çok şey görebileceğiniz bir film izlemek istiyorsanız 2006 yapımı Bir Zamanlar (Once) filmini tavsiye etmek isterim. Geçim sıkıntısı içinde bir sokak sanatçısıyla göçmen bir çiçek satıcısının arasındaki dostluğu anlatan bu film, Dublin’in en turistik yeri Grafton Street’i, St. Stephen’s Green’i ve başka birçok farklı yerini görebileceğiniz, sakin, müzikale yakın bir film. Filmde çaldıkları “Falling Slowly” adlı şarkı o yıl En İyi Film Şarkısı dalında Oscar ödülü de kazanmıştı.

Biraz daha İrlanda’nın geneline yayılan bir hikaye olsa da Michael Collins filmini de önerebilirim. Türkiye’de Özgürlüğün Bedeli adıyla gösterilmişti. Dublin’in birçok yerini, özellikle filmin başında bombalandığını gördüğümüz GPO Binası’nı veya Kilmainham Geol hapishanesini bu filmde görüyor, İrlanda bağımsızlığında büyük, ama o günler için kimileri açısından tartışmalı bir rol üstlenmiş Michael Collins’in (ki kendisini Kuzey İrlandalı Liam Neeson canlandırıyor) ve İrlanda Cumhuriyeti tarihine sonraki yıllarda büyük bir iz bırakmış Éamon de Valera’nın hayatına dair birşeyler öğrenebilirsiniz bu filmden.

Son sözler

Dublin benim için ender rastlanacak türden bir şehir oldu. Hem oldukça güzel, gezmesi keyifli, hem de bol hikayeli, iyisiyle kötüsüyle çok dramatik bir yer olduğunu düşünüyorum. Sadece bir şehrin değil, bütün bir ulusun hikayeleriyle ilgileniyorsanız, Londra’yı hatırlatan ama tamamen zıt bir noktada bulunan Dublin’i hele ki Birleşik Krallık vizeniz varsa mutlaka görmelisiniz.

İletişim

Bu yazıyla ve diğer yazılarımla ilgili her türlü sorunuzu, yazıların altına yorum yaparak bana iletebilirsiniz.

Özetle söylemek gerekirse, gezmeye meraklı bir beyaz yakalıyım. Üniversiteyi bitirene kadar hiç yurt dışına çıkmadıysam da, sonrasında elimdeki imkanları olabildiğince kullanmaya çalışarak 40'tan fazla ülkeye gittim. Ülkeleri sokaklarında yürüyerek, bütün müzelere ve tarihi yerlere gitmeye çalışarak, az konuşarak, az yiyip içerek, çok yürüyerek, erken kalkıp erken yatarak gezmeyi severim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir