Kuzey İrlanda’nın başkenti Belfast’ta gezilecek yerler
Benim gibi çocukluğunu 90’larda geçirmişlerin aklında yer etmiş bir yer Belfast. Haber bültenlerinde, Bosna kadar şiddetli olmasa da ara ara yaşanan şiddet olayları, bombalamalar, suikastler, infazlar ve diğer saldırılarla, IRA ve Birleşik Krallık yanlılarının yıllarca süren kanlı çatışmalarıyla iç içe geçmiş bir şehir olarak Belfast’ı o yıllardan hatırlıyorum. 1998’de imzalanan anlaşmayla çatışmalar azalarak bitse de, bugün Belfast’ta o yılların izlerini çok rahat bir şekilde takip edebilmek mümkün. Aslında belki daha önemlisi, insanlar o izleri silmek konusunda ne kadar istekli, bu konuyu ayrı bir tartışma konusu, nitekim o günleri görmüş kişiler hala karşı tarafa tamamıyla önyargılarından sıyrılmış bir şekilde yaklaşmakta zorluk yaşıyorlar.
İrlanda’ya gitme planı yaptığımda Belfast’ı da mutlaka rotama katmak istedim, çünkü buranın çok güzel, benzersiz olmasa da hikayesi bol bir şehir olduğundan emindim. Bu anlamda beklentim fazlasıyla karşılandı diyebilirim.
Bu yazıda Birleşik Krallık’ı oluşturan devletlerden biri olan Kuzey İrlanda‘nın başkenti Belfast’ta görebildiğim yerleri, öğrenebildiğim hikayeleri ve buraya gelirken aklınızda olması gerekenleri anlatmaya çalışacağım. Not: yazıdaki fiyat bilgileri Ekim 2025 itibariyle geçerlidir.
- Belfast nerede?
- Belfast’ın (ve Kuzey İrlanda’nın) kısa hikayesi
- Belfast nasıl okunur?
- Belfast’a nasıl gidilir?
- Belfast’ta gezilecek yerler
- Son sözler
Belfast nerede?
Belfast İrlanda adasının kuzeydoğusunda, Lagan Nehri’nin denize döküldüğü yerde bulunuyor. Birleşik Krallık’ı oluşturan 4 ülkeden biri olan Kuzey İrlanda‘nın başkenti olan Belfast, 54 derece kuzey paralelinde, yaklaşık olarak Vilnius‘la aynı paralelde. Saat dilimi olarak Büyük Britanya’nın tamamı gibi GMT’de bulunuyor, Türkiye’nin yazın 2, kışın 3 saat gerisinde. Yaklaşık 350 bin nüfusu olan Belfast, İrlanda adasının Dublin’den sonra en büyük ikinci şehri konumunda bulunuyor.
Belfast’ın (ve Kuzey İrlanda’nın) kısa hikayesi
Bugün Belfast denince bilmemiz gereken ilk kavram Ulster olmalıdır bence. Ulster, tarihsel İrlanda adasını oluşturan 4 bölgeden biri. Kuzeydeki bölgeye karşılık geliyor. Ulster adını Belfast’ta dolaşırken sık sık göreceksiniz. İrlandaca’da Béal Feirste olarak geçiyor Belfast, İrlanda Cumhuriyeti tarafındaki tabelalarda bu isimle karşılaşırsınız.
Birazdan anlatacağım Ulster Müzesi’ndeki kanıtlardan da anlaşılacağı üzere Belfast çevresinde antik çağlardan beri yerleşim var. Tabii ki nehrin denize döküldüğü bir noktada kurulmuş olması, burayı stratejik olarak elverişli bir ticaret noktası haline getirmiş. Ancak İngiliz’lerin öncülü Anglo-Norman’ların adayı istilasına dek burada net bir şehir yapısı oluşmamış denebilir. 17. yüzyılda burada kurulmaya başlanan plantasyonlar, Britanya adasından İngiliz ve İskoçların yoğun göçüne neden olmuş. Burada çeşitli savaşlarla İngiliz varlığı tehdit edilse de İngilizler, hatta Hollandalı yakın akrabaları Oranj-Nassau Hanedanı’nın güçleri bu girişimleri hep bastırmış. İrlanda adasında İngilizler’in en kuvvetli olduğu merkeze dönüşmüş.
Belfast’ta dokuma endüstrisi 19. yüzyıldan sonra çok büyük güç kazanmış, ip ve halat ile keten dokumasında dünyanın önde gelen merkezlerinden birine dönüşmüş. Tabii bu esnada kıtlıktan kaçan kırsal kesimdeki Katolik İrlandalıların gelmesiyle şehirde her mezhepten fakir bir işçi sınıfı oluşmaya başlamış. 19. yüzyılın sonlarında güçlenen tersane de gemi yapım endüstrisini çok geliştirmiş, Titanic bile burada yapılmış ki müzesinden detaylı olarak bahsedeceğim. 1888’de Kraliyet tarafından artan nüfus ve endüstriyel faaliyetler nedeniyle Belfast’a şehir statüsü verilmiş. Bu esnada iyice kuvvetlenen, çoğunluğunu Katolik İrlandalıların oluşturduğu İrlanda bağımsızlık hareketleri nedeniyle bölgede her türlü yönetim aracını elinde tutan İngiliz İmparatorluğu ve kuzeyde yoğunlaşmış Protestanlar, burada daha örgütlü şekilde hareket etmeye başlamış. Hatta İrlanda’ya belli bir özerklik tanıyacak olan Home Rule kanununa karşı 1912’de Ulster Anlaşması (Ulster Covenant) 500 bini aşkın kraliyet yanlısı vatandaş tarafından imzalanmış.
1. Dünya Savaşı iç siyasete zorunlu bir mola niteliğinde olsa da savaşın sonlarına doğru iyice güçlenen Cumhuriyetçi hareketlerle baş edemeyen İngiliz İmparatorluğu, sonunda Dublin’de yeni kurulmuş İrlanda meclisiyle 1921’de yürürlüğe giren bir anlaşma yapmış. Bu bölüşüm anlaşması, İrlanda adasının bağımsız İrlanda devleti ve kuzeydeki 6 Ulster ilçesinden oluşan Birleşik Krallık’a bağlı Kuzey İrlanda şeklinde bölünmesine neden olmuş. Bu noktada enteresan hesaplamalar yapmış İngilizler, tarihsel Ulster bölgesinin 9 ilçesini almak yerine Protestanların çok daha yoğun olduğu 6 ilçeyi tercih edip 3 tanesini İrlanda Devleti’ne bırakmışlar ki ilerleyen zamanlarda bağımsızlıkçı hareketler tekrar peydahlanmasın diye düşünmüş olsalar gerek (bizde belediye seçimlerinde daha çok başkanlık kazanmak için ilçe sınırlarıyla oynayıp duran partileri hatırlatıyor). Böylelikle Kuzey İrlanda meclisi kurulmuş, adanın geri kalan 32 ilçesinde ise daha sonra İrlanda Cumhuriyeti adını alacak bağımsız İrlanda devleti egemen olmuş. Ancak Kuzey’deki cumhuriyetçi ve çoğunlukla Katolik İrlandalılar, Kuzey’i de “özgürleştirme”, “İrlanda’yı birleştirme” fikrinden vazgeçmemiş.
2. Dünya Savaşı’nda çeşitli Alman bombardımanları yaşayan Belfast, İngiliz İmparatorluğu’na paralel şekilde büyüyüp gelişirken bu topraklarda yaşayan Katolikler, maruz kaldıklarını dile getirdikleri ikinci sınıf vatandaş muamelesinden ötürü rahatsızlıklarını daha yüksek sesle ifade etmeye başlamışlar ve 1960’ların sonunda ABD’li siyahlara benzer şekilde yürüyüşler yaparak seslerini duyurmaya çalışmışlar. İngiliz destekli polis gücünün sert müdahalelerinin yarattığı tepkinin ardından The Troubles (Sorunlar) dedikleri yıllar başlamış. Bu yıllar boyunca İrlanda Cumhuriyet Ordusu (IRA) ile paramiliter Protestan kuvvetler ve İngiliz resmi silahlı kuvvetleriyle yaklaşık 30 yıl süren çatışmalar devri yaşanmış. Her iki taraftan da hem silahlı, hem sivil yaklaşık 3,500 kişi hayatını kaybetmiş, binlerce insan hapsedilmiş, kötü muamelelere maruz kalmış. Bütün bu çatışmaların merkez üssü diyeceğimiz Belfast’ta Katolik ve Protestanlar arasında fiziksel bir bölünme gerçekleşmiş, mahallelerin arasına duvarlar çekilmiş, insanlar yıllarca adeta adı konmamış bir savaşın orta yerinde, huzursuz bir yaşam sürmüşler.

Sonunda bu Troubles yılları, 1998’deki Good Friday (Hayırlı Cuma) Anlaşmasıyla sona ermiş. IRA pratik olarak dağılma sürecine girmiş ve bağımsızlık düşüncesi “en azından” silahlı yollar kullanarak mücadele fikri terk edilmiş. İrlanda Cumhuriyeti’ne katılma meselesi, Kuzey İrlanda halkının kararına bırakılmış ve ileride bir gün referandum yoluyla İrlanda Cumhuriyeti’ne katılmanın önü bir anlamda açılmış.
Şu anda Belfast’ta herhangi bir çatışma olmasa da duvarlar halen yerinde, özellikle aşırı uçlar birbirlerine yaklaşmaktan kaçınıyor. Genç nesiller bu konuda daha liberal düşünüyor, belki ömrümüz sona ermeden İrlanda adasının tek devlete dönüşmesine şahit olabiliriz. Bu esnada Belfast büyük bir endüstri şehri olmaya devam ediyor. Dünyanın farklı ülkelerinden göçler almış bir şehir olarak Birleşik Krallık içinde varlığını sürdürüyor.
Belfast nasıl okunur?
Bu konu soruluyormuş, ben de gitmeden önce merak etmiş ve araştırmıştım. Tahmin ettiğim gibi, bizim de Türkiye’de kullandığımız şekilde, dümdüz Belfast şeklinde okunduğunu öğrendim. Amerikalılar “Belfest” gibi bir telaffuzla söyleseler de İngiliz telaffuzu neredeyse yazıldığı şekilde “Belfast” gibi, biraz ikinci heceye vurgu yaparak okunuyor.
Belfast’a nasıl gidilir?
Havayolu
Belfast, Kuzey İrlanda’nın, yani Birleşik Krallık’ın parçası olduğu için Birleşik Krallık vizeniz olması gerekiyor buraya gitmek için. Diyelim ki vizeniz var, Türkiye’den Belfast’a direkt uçuş, Antalya ve Dalaman Havaalanlarından, yılın belirli dönemlerinde yapılıyor. Easy Jet ve Jet2.com şirketleri bu uçuşları gerçekleştiriyor. Bu uçuşlar da pek sık olmadığı için bence en garanti yol, Londra üzerinden Belfast’a gitmek olacaktır. Londra’da özellikle Stansted Havaalanı’ndan Ryanair ve yine Easy Jet gibi firmalar Belfast Uluslararası Havaalanı’na günlük seferler düzenliyor.
Bu arada Belfast’ın iki havaalanı olduğunu belirtelim. Belfast International şehrin ana havaalanı, ancak şehir merkezinden biraz uzak, daha yakındaki Belfast City (ünlü futbolcu George Best’in adının verildiği) ise daha az uçuşa ev sahipliği yapıyor.

Belfast Uluslararası Havaalanı’ndan Belfast şehir merkezine günün her saatinde otobüsler çalışıyor. 300 ve 300a numaralı otobüsler, şehrin ana otobüs ve tren istasyonu olan Belfast Grand Central Station’a günün hangi saatinde olduğunuza bağlı olarak 40-50 dakikada varıyor. Zaman çizelgesini mutlaka inceleyin.
Karayolu
Eğer Dublin‘deyseniz Belfast’a otobüsle gelmek en iyi yol diye düşünüyorum. Yolculuk yaklaşık 2.5 saat sürüyor. Aircoach ve Dublin Express gibi firmalar bu otobüsleri işletiyor ki bunlar Dublin Havaalanı’ndan Dublin merkeze de sefer düzenliyorlar. Zaten havaalanı da Dublin’in kuzeyinde bulunduğundan Belfast’a giderken yol üstünde oraya da uğruyor ve yolcu alıyor. Yani Dublin Havaalanı’ndan direkt Belfast’a geçmek de gayet mümkün. Yalnız otobüslerin Dublin’de kalkış yeri aynı değil, bilet almadan kontrol edin.
Dublin – Belfast otobüsü hangi saatte bindiğinize bağlı olarak değişen fiyatlara sahip. Sabah 7’de kalkan otobüse 17€ ödemiştim ki 13 ve 19 arasında değişen fiyatlar vardı.
Bu arada Dublin’den Belfast’a giderken otobüste ülke değiştirdiğinizi hiç fark etmiyorsunuz. Pasaport kontrolünü falan geçtim, ne bir gümrük, ne bir işaret, hiçbirşey yok. Kuzey İrlanda’ya geçtiğinizi trafik levhalarının değişmesinden, kilometre yerine mil yazmasından ve GSM operatöründen gelen mesajdan anlayabiliyorsunuz.
Demiryolu
Belfast’a Dublin’den tren de var. Dublin’in kuzeydoğusundaki Connolly İstasyonu’ndan kalkan trenler 2 saat 10 dakikada Belfast’ın merkez istasyonuna varıyor. Otobüsten biraz daha hızlı varıyorlar, nitekim otobüsün aksine havaalanında durmuyorlar. Tren saatlerini ve bilet fiyatlarını bu sayfada görebilirsiniz.
Belfast’ta gezilecek yerler
Ulster Müzesi
Belfast’ın en büyük müzesi olan Ulster Müzesi, bu coğrafyadaki onbinlerce yıllık yaşama odaklanıyor. İlk insanların izlerinden başlayarak günümüze kadar geliniyor. Arkeolojik kalıntılar buz devrinden başlıyor, bölgedeki tarıma, yerleşik hayata ve kurulan ilk devletlere dair bilgilerle beraber sunuluyor. Bölgede yaşayan orijinal İrlanda halkları, Vikinglerin gelişi ve yaklaşık 300 yıl süren hakimiyetleri, ardından Anglo-Normanların gelişiyle bölgeyi nasıl dönüştürdükleri bayağı detaylı anlatılıyor. İngiliz kraliyetinin Reform hareketleriyle Katolik inancından uzaklaşması ve Protestan kimliğinin baskın hale gelmesi buraların yüzyıllar sonraki kaderini de etkileyen bir durum oluşturuyor denebilir. Tabii Sanayi Devrimi’yle birlikte bu bölgenin endüstrileşmesi, 1840’lardaki kıtlıkla birlikte kırsaldan kente, Belfast’a göç ve fakir işçi sınıfının genişlemesi de müzede konu ediliyor. Ve bağımsız İrlanda mücadelesi, dünya savaşları ve benim en çok merak ettiğim kısım olan Troubles yılları müzede konu ediliyor.
Müzede bu çatışmalara ve tartışmalı konulara olabildiğince iki açıdan da bakmaya çalışarak bilgiler veriliyor diyelim. Her iki taraftan da insanların öldüğü, bu noktadan sonra ise herkesin birbiriyle barış içinde yaşayıp önüne bakması gerektiği gibi bir sonuca varıyorlar bence. Troubles yıllarıyla ilgili en geniş kapsamlı müzelerden biri olmasıyla bile burayı görmek şart oluyor.
Müzede sadece arkeoloji ve siyasi tarih yok tabii. Örneğin küçük bir resim galerisi var, çoğunlukla bölgenin sanatçıları ve Rönesans İtalyasından ressamların eserlerinin gösterildiği. Veya bir doğal tarih müzesi benzeri bir bölüm var, bu bölgede yaşamış çeşit çeşit içi doldurulmuş hayvan, dinozor iskeleti veya balık fosillerinin, birçok mineral ve madenin sergilendiği. Aralarda da farklı konseptte galeriler var, modern cam sanat eserleri sergisi veya Royal Ulster Academy öğrencilerinin yıl sonu sergisi gibi seçkiler bulunmaktaydı ben gittiğimde.
Benim en çok ilgimi çeken çalışma ise, bir televizyon dizisindeki sahneden esinlenerek oluşturulmuş bir kara tahtaydı. 2010’ların sonunda Kuzey İrlanda’da çok popüler olan Derry Girls adlı dizinin bir bölümünde öğretmenler öğrencilere Katoliklerle Protestanlar arasındaki benzerlikleri ve farklılıkları soruyor. Maksat hepsinin insan olduğunu, temelde bir kardeşlik bağı olduğunu vurgulamak elbette. Ancak iyi niyetli öğrencilerin aklına hiçbir ortak nokta gelmezken, farklılıklar bölümünü bir sürü maddeyle dolduruyorlar. İşte bu farklılıkların yazıldığı kara tahta, müzede sergileniyor. Evet, belki kurmaca bir diziden çıkma bir sahne, ancak Belfast’ın geri kalanını da gördükten sonra Katolik ve Protestanların neden birbirine güvenmekte bu kadar zorlandıklarını çok net bir şekilde gösteren bir eser olduğunu, birçok kişinin muhtemelen böyle önyargılara sahip olduğunu söylemek benim için zor değil, o yüzden son derece sahici buldum açıkçası, acı ama gerçek denen türden bir sahicilik.

Özetle Belfast’tan ziyade Kuzey İrlanda’nın tarihine dair, hafif İngiliz eğilimli olsa da geniş kapsamlı bilgilerin yer aldığı bu müzeye bence tarih sevenler mutlaka zaman ayırmalı. Botanik Bahçesi’nde, Queen’s University’e bitişik bir konumda bulunan Ulster Müzesi’ne giriş ücretsiz. 2-3 saat ayırmanızı tavsiye ederim, çünkü oldukça büyük bir müze olduğunu söylemem gerekir.
Milltown Mezarlığı (Milltown Cemetery)
Belfast’ın Katoliklerinin gömüldüğü Milltown Mezarlığı, bir yandan İrlanda Cumhuriyeti’ne bağlılık gösterisinde bulunulan, biz buradayız ve davamızın arkasındayız mesajı verilen, muhtemelen görüp görebileceğiniz en politik mezarlık.
Dublin’de gördüğüm Glasnevin ile çok sayıda ortak noktası olduğunu söyleyebilirim, mezar taşları büyük ölçüde Kelt haçı şeklinde. Bir de mezarlıkta neredeyse ağaç yok, aşağıdan yukarı baktığınızda kesintisiz şekilde devam eden taşlar silsilesi görülebiliyor. Bazı mezar taşlarının yanında üç renkli İrlanda bayrakları var, bazılarında yine aynı renkli çiçekler ve çelenkler vardı. Mezar taşlarında eğer IRA üyesiyse hangi birlikte görev yaptığı yazıyor veya bağımsızlık mesajları veriliyor.
Mezarlıkta IRA ve farklı fraksiyonlarının birkaç tane şehitlik gibi toplu olarak gömüldüğü yerler bulunuyor. Zaten buralarda bir anıt ve büyük İrlanda bayrakları, kendini hemen belli ediyor. Elbette Milltown’daki bu türden en önemli yer, Cumhuriyetçi bölümü (Republican Plot) denilen yer. Nitekim burada Bobby Sands yatıyor. Bobby Sands, muhtemelen dünyada en çok tanınan IRA üyesiydi. 1981’de cezaevinde açlık grevinde hayatını kaybetmiş, sözleri ve yaptıklarıyla Belfast Katolikleri arasında adeta bir efsane haline gelmişti. Geniş kitleler kendisini Açlık (Hunger) filmiyle tanıdı, Michael Fassbender’in acayip bir diyetle zayıflayarak çektiği film hani. Bobby Sands öyle bir simge isimdi ki, İran İslam Cumhuriyeti, Tahran‘da Birleşik Krallık büyükelçiliğinin olduğu sokağa onun adını vermişti, ben gittiğimde kendi gözlerimle de görmüştüm tabelasını.
İşte Sands ve dava arkadaşlarını bir kısmının gömüldüğü bu anıt, mezarlığın en çok ziyaret edilen yerlerinden. Burada ayrıca 1988’de bir bombalama olayı olduğunu hatırlayalım, Cebelitarık’ta İngiliz ajanları tarafından öldürülen 3 IRA mensubunun cenazesinde bir Kraliyet yanlısının attığı bombayla 3 kişi daha ölmüş, bu olay büyük infial yaratmıştı. İşte bu ağır hikayelerle yüklü yere gelmeyi düşünürseniz merkezden biraz uzaktaki bu mezarlığı rotanıza ekleyin.

Hazır buraya kadar gelmişken bence birkaç yüz metre geride, yolun karşısında bulunan Belfast Şehir Mezarlığı’na (Belfast City Cemetery) da uğrayın. Burada ünlü bir rahmetli yok, ama burası şehrin Protestanlarının ve ikisinin ne kadar farklı olduğunu gözlemleyebilirsiniz. Bir kere neredeyse hiç haç şeklinde mezar taşı yok, mezarlığın içi adeta park gibi, yüksek ağaçlar, çeşit çeşit hayvanlar var, insanlar köpek gezdiriyor. Ve de enteresan bir hikaye var, aslında burada Katoliklerin de gömülmesi planlanıyormuş. Ancak Katolikler kendilerinden olmayanlarla bir arada gömülmek istemiyormuş. Bunun için şöyle bir çözüm bulmuşlar, Katoliklere ayrılan bölümü belirleyen çizgiye, dışarıdan görünmeyen, yer altında kalan bir duvar inşa etmişler, hesapta görüntü kurtarılacak ve Katolikler “ayrı” bir yere gömülmüş olacaklar. Ancak Katolikler bunu tabii ki yememiş. Sonunda belediye, Katoliklere ayrılan yeri satın almış, o parayla Katolikler karşıda Milltown’ı açmış, böylece Belfast’ın bölünmüşlüğü, mezarlıklarına bile yansımış.
Titanic Belfast
Tıpkı Dublin’de gördüğüm EPIC gibi Titanic Belfast da son derece modern bir müze. Üstelik EPIC’e kıyasla çok daha popüler bir konuyu merkezine aldığı için büyük ilgi görmekte.
Bu tabii ki şaşırtıcı değil. Titanic, yüksek ihtimalle dünya tarihinin en popüler gemilerinden bir tanesi. 1997 yapımı James Cameron filmi sayesinde bu geminin adını duymamış kişi çok azdır. Peki bunun Belfast’la ne ilgisi var? Çok ilgisi var, nitekim Titanic gemisi o zamanlar İngiliz İmparatorluğu’nun en önde gelen tersanelerinin olduğu Belfast’ta inşa edilmişti.
Dışı Titanic’in ön kısmına benzetilmiş şekilli bir binaya kurulmuş müzede 1907 Belfast’ının uzun bir tanıtımıyla müzedeki gezi başlıyor. 19. yüzyılda bir anda endüstrileşme sürecinde girmiş şehir, dokuma, tütün ve başka iş kollarında büyürken, sonrasında İngiliz İmparatorluğu’nun en büyük gemi üretim merkezi haline dönüşüyor. 1840’lardaki kıtlık sonrası fakir işçi mahallelerinin kırsaldan gelen göçlerle büyüyen Belfast, erkeklerin tersanelerde, kadınların dokuma sektöründe çalıştığı tam bir işçi kentine dönüşüyor. Müzede bu konuyla ilgili büyük miktarda bilgi veriliyor. Bu aşamada Harland & Wolff ve kardeş şirketi, Titanic’i yaptıran White Star Line şirketi hakkında bilgiler veriliyor. Bu şirketin dünyanın en büyük, en görkemli yolcu gemisini yapma hayalleri, Titanic’in tasarım ve inşa edilme süreçleri aktarılıyor. Geminin önce dış iskeletinin yapılması, ardından motor ve pervane gibi hareket aksamları yerleştiriliyor, en sonunda da kamaralar, mobilyalar, halılar, porselenler ve diğer ihtişamlı malzemeler geliyor. Bu gemi yapım süreci müzede detaylı olarak anlatılıyor, her ne kadar çoğumuz gemi ve tersane terminolojisine pek hakim olamasak da birşeyler anlayabiliyoruz. Daha iyi anlayabilmemiz için müze içinde küçük bir teleferik var, ona da mutlaka binin. Bu teleferik sizi adeta tersanenin içine sokuyor, belirli aşamaların nasıl yapıldığını anlatan bir tersane işçisinin sesini dinlerken, yapım aşamasını daha fiziksel bir şekilde hissettiğiniz 4-5 dakikalık kısa bir yolculuğa çıkıyorsunuz. Oldukça modern bir dokunuş olduğunu söyleyebilirim. Sonra da Titanic’in tamamlanıp Belfast’tan Southampton’a uğurlanma sürecine dair bilgiler veriliyor, bu o kadar büyük bir olaymış mı geminin denize indirilme törenini tam 100 bin kişi izlemiş, bunun için bilet bile kesmişler.
Sonrasında Titanic’in birinci, ikinci ve üçüncü sınıf kamalarının birebir kopyalarını görüyoruz ki filmde konu edilen yolcular arası sınıf farkı çok net bir şekilde anlaşılıyor. Mobilyaların hangi malzemeden yapıldığı, hangi halıların kullanıldığı gibi detaylar var, hatta halı modellerine dokunabiliyorsunuz bile. Yine burada geminin içinde sanal bir tura çıktığınız bir film gösterimi var, ona da göz atmayı ihmal etmeyin.
Tabii Titanic’in Belfast’tan sonraki yolculuğuna da geniş yer ayrılıyor. Southampton’dan çıkışı, Fransa’da Cherbourg ve İrlanda adasında Queenstown’a uğradıktan sonra, tam güç giderken malum buzdağına çarparak batma hikayesini takip edebiliyoruz. Carpathia gemisinin hayatta kalanları kurtarışı ve sonrasında açılan soruşturma süreçlerini de izleyebiliyoruz. Kurtarılanların ifadeleri ve sonraki hayat hikayelerine dair de bilgiler bulunuyor. Özellikle kazanın olası sebeplerini tek tek açıkladıkları bölüm hoşuma gitti diyebilirim. 1985’te Titanic batığının keşfedilmesine dair de bilgiler ve görüntüler var.
Benim için en dramatik yer, gemiden çıkan orijinal eşyaların gösterildiği odalardı. Hele ölmüş bir yolcunun üzerinden çıkarılan orijinal can yeleği ve geminin son anlarına dek müzik yapmayı sürdürmüş müzisyenlerden birinin çaldığı kemanı görmek bayağı etkileyiciydi. Müzenin sonunda da Titanic’in popüler kültürdeki yerine dair bir sergi var. Filmler, Titanic’ten esinlenmiş çeşit çeşit ürün, kitaplar ve tabii ki malum filmde Jack ile Rose’un geminin ucunda kollarını açtıkları o meşhur sahneyi ziyaretçilerin de canlandırması ve fotoğraf çekilebilmesi için yapılmış küçük bir güverte de bulunuyor.
Müze dükkanında da çeşit çeşit hatıra eşyası ve filmden hatırladığımız bazı objeler satılıyor. Rose’un mavi kolyesinin bir kopyası veya filikaları geri çağırmak için kullandığı düdük gibi.
Uzunca anlatmış oldum ama bu büyük müzede uzun bir hikaye anlatımı olduğunu söylemek gerekiyor. Titanic Belfast Müzesi’ne internetten bilet alınması tavsiye ediliyor, ancak websitelerindeki bir sorundan ötürü ben kapıdan bilet almak zorunda kaldım. İnternetten bilet 24.95£, kapıdan alırsanız 26.95£. Biletler giriş saatinize göre satılıyor. O yüzden şehir merkezinin doğu kıyısında bulunan bu etkileyici müzeye zamanında gelmeyi unutmayın.
Bu arada müze biletine dahil olan bir yer daha var, 100 metre ileriye çekilmiş Nomadic gemisini de görebiliyorsunuz. Nomadic, Titanic’in devasa büyüklüğünden ötürü giremediği Cherbourg limanındaki yolcularını toplayıp gemiye çıkarmıştı. Aslına uygun restore edilmiş ve sonraki yıllarda savaşlarda da kullanılmış bu gemiye de uğramanızı öneririm. Her ne kadar Titanic gibi görkemli olmasa da o zamanın gemilerinin neye benzediği hakkında fikir verecektir.
Belfast City Hall
Bence Belfast şehir merkezinin en akılda kalıcı, görkemli yapısı, belediye binası olarak kullanılan City Hall bence. Londra’yı görenler burayı Londra’nın en bilinen yapılarından St. Paul Katedrali’ne haklı olarak benzetecektir. Ancak burası elbette dini amaçlarla değil, sivil bir yönetim merkezi olarak yapılmış. Belfast’ın en üst seviyedeki yöneticisi olan belediye başkanı (Lord Mayor) ve şehir konseyine (City Council) ev sahipliği yapıyor. Yapımının tamamlandığı 1906’dan beri şehir manzarasının bir parçası olan City Hall binasındaki odalarda Belfast hakkında 19. yüzyıldan başlayarak günümüze dek gelen bilgiler veriliyor. Biraz Titanic Belfast’ı hatırlatır şekilde şehrin sanayileşmesi, gemicilik endüstrisinde ilerlemesi, Titanic faciası, İrlanda’nın süregelen bağımsızlık talepleri ve buna karşılık Ulster ve Birleşik Krallık’ın aldığı tutum, iki tarafı da incitmemeye çalışan ama yine de krallığa daha yakın bir açıdan anlatılıyor. Müzede ayrıca Belfast’ın gündelik yaşamı, kültür, sanat ve spordaki yerine dair de bilgiler var. Örneğin Belfast’ın Game of Thrones dizisinin çekildiği yerlerden biri olmasından da bahsediliyor. Benim çok sevdiğim bir tarzda düzenlenmiş son odada ise Belfast’tan çıkmış önemli şair, yazar, ressam, aktör ve sporcular yer alıyor. Şehrin gurur kaynakları arasında snooker dünya şampiyonu Alex Higgins ve 70’lerin efsane futbolcusu George Best de var.

Tek kata sığmış bütün bu sergileri ziyaret etmenin ücreti 4£, Günde birkaç kez düzenlenen rehberli turlara katılmak ise 6£. Bütün Belfast tarihini özet olarak görmek istiyorsanız buraya gelmenizi öneririm. Ulster Müzesi’nden farkı, Belfast’a daha çok odaklanmış olması diyebilirim. Diğer müzelerden farklı olarak burada internetten bilet satılmıyor, girişten almanız gerekiyor. Ancak internet sitelerinden içerideki sergilerin konularına dair bilgi edinebilirsiniz gelmeden önce.
Belfast Kalesi
Belfast şehri, daha önce de belirttiğim gibi öyle büyük ve stratejik bir şehir olmamış tarihi boyunca. Ancak özellikle adayı işgal eden ve yüzyıllarca yöneten İngilizlerin güçlü olduğu bir noktaymış. Dolayısıyla tarihin farklı dönemlerinde burada çeşitli kaleler yapılmış. Ancak bugün Belfast Kalesi (Belfast Castle) olarak bilinen yerde bildiğimiz anlamda bir kale veya surlar falan yok, Victoria usulünce 1860’larda inşa edilmiş bir şato bulunuyor. Bu şatonun ve etrafındaki toprakların sahibi olan Shaftesbury hanedanının başındaki kont, 1934’te burayı Belfast şehrine hediye etmiş. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra burası evlilik ve benzeri etkinlikler için kullanılmaya başlamış.
Oldukça güzel ve ormanın içinde masalsı bir görünüme sahip olan bu “kalede” küçük bir ziyaretçi merkezi bulunuyor, kaledeki salonlarda ise restoranlar, kafeler ve evlilik gibi etkinliklerin gerçekleştirilebildiği salonlar var. Kale namına burada orijinal görüntüsüne göre yeniden döşenmiş bir odayı görüp o zamanın soylularının yaşadığı yerlere dair bir fikir edinebilmek mümkün oluyor. Binanın kendisi haricinde fazla bir tarihi bilgi edinmek pek mümkün değil gibi.
Şehir merkezinin 6 kilometre kadar kuzeyinde bulunan kaleye yürüyerek gitmek de mümkün olabilir, buraya giden otobüsleri de tercih edebilirsiniz. City Hall’un yanındaki duraklardan 1A, 1C, 1D, 1E gibi 1’le başlayan otobüslere binip Downview Lodge durağında inerek kaleye ulaşabilirsiniz. Kalenin içinde bulunduğu büyük parkta, Cave Hill’de Belfast Hayvanat Bahçesi ve Cave Hill Country Park adlı kırsal tepelik alan var, buraya gelmenin asıl olayı bu belki de. Burada doğayla iç içe yürüyüş parkurları var, tepelerden birine vardığınızda ise Belfast şehrinin ve önündeki körfezin güzel manzaralarını görebiliyorsunuz. Belfast’ta bir günüm daha olsaydı muhtemelen burayı görürdüm, maalesef göremedim ancak yine de buradan bahsetmeden geçmek istemedim.
Duvarlar ve duvar resimleri
Avrupa’da duvar ve duvar resimleri dendiği zaman akla ilk gelen yerin Berlin, yani Berlin Duvarı ve East Side Gallery olması son derece doğal. Ama Belfast’taki duvarlar ve resimlerde anlatılan hikayeler, bence bir şehrin bölünmüşlüğünü anlatma açısından hiç de altında kalmayacak nitelikte. Ve bence daha önemlisi, 30 yıl çatıştıktan sonra halen tam anlamıyla birbirine güvenemeyen iki topluluğu ayırıyor olması nedeniyle “hala” istenen ve gerekli görünen yapılar bu duvarlar. Ve bu duvarlar da East Side Gallery gibi soyut ve sembolik değil, doğru veya yanlış inandıklarının bedelini canlarıyla ödemiş veya tamamen yanlış zamanda yanlış yerde bulunmuş yüzlerce insanın isimleri ve resimleriyle dolu.
The Troubles denen yıllarda Belfast’ın farklı bölgelerinde çatışmalar yaşanmıştı. En şiddetli olayların yaşandığı yerlerden biri de Batı Belfast‘tı. Bu bölgede IRA yanlısı çoğunlukla Katolik Cumhuriyetçiler Falls Road, Kraliyet ve Birleşik Krallık destekçisi (Loyalist veya Unionist) Protestanlar ise Shankill Road’da toplanmıştı. Bu caddeler arasında kuş uçuşu 1 kilometre bile yok. Ancak bir türlü durdurulamayan saldırıları önlemek için bu tarz sıcak bölgelerde kilometrelerce uzunlukta yüksek duvarlar örülmüş, üzerinde de dikenli teller var. Bu bahsettiğim caddeler arasındaki Cupar Way adlı yolda da bundan bir tane var. İronik bir şekilde bu duvarlara “Peace Line” (Barış Çizgisi) demişler. Peace Line duvarlarında pek bir mesaj yok, duvar yazıları ve belli bir mesaj içeriyor gibi görünmeyen resimler var sadece. Ancak mahallelerin içinde kalan kısımlarda söylediğim şekilde isimler ve resimlerle dolu yüzlerce duvar var. En ünlü birkaç tanesinden bahsetmek isterim.
Önce Falls Road‘dan başlayayım, Batı Belfast’ın bu tarafında Cumhuriyetçi İrlandalıların önem verdiği kişi ve olaylar, kendi şehitleri duvarlarda resmediliyor. Örneğin Dublin’deki 1916 Paskalya Ayaklanması ve orada deklare edilen bağımsızlık bildirgesine imza atanlara adanmış duvarlar var. Ayrıca The Troubles yıllarında ölen ve öldürülen IRA üyeleri ve sivil Katolik’lerin isim ve resimlerinin olduğu duvarlar da mevcut. Tabii bunların içinde en ünlü duvar resmi Bobby Sands’e ait. Hapisteyken başlattığı açlık grevinde ölen Sands’in güleryüzlü bir resmi, büyükçe bir duvara resmedilmiş. Aynı mahalle içinde yer alan Dayanışma Duvarı’nda (Solidarity Wall) ise IRA’nın her zaman destekçisi olduğu ve yakın ilişki içinde bulunduğu diğer silahlı direniş gruplarının resimleri var, özellikle Filistin davasına yönelik çok sayıda resim olduğunu söylemem gerekir. Duvarlarda Mervan Barguti’ye özgürlük istekleri de seslendiriliyor, İsrail’in Filistin saldırıları da lanetleniyor mesela. Bu mahalleye bir cumartesi günü geldiğimde, geçen arabalara aldırmadan ana yolun ortasına sıralanmış onlarca kişinin ellerinde Filistin’e destek veren İsrail’i kınayan dövizler tuttuğunu gözlerimle gördüm. Bazı arabalar kornalarını çalarak kendilerine desteklerini iletti hatta. O derece politize olmuş bir topluluktan bahsediyoruz.

Buranın diğer tarafı Shankill Road‘da ise 180 derece zıt hikayelerle karşılaşıyorsunuz. IRA’nın terör eylemleri sonucunda ölen masum sivillerden, polislerden bahsediliyor, kraliyet yanlısı gruplar adına mücadele ederken hayatını kaybedenler anılıyor. Bu tarafta da rahmetli Kraliçe 2. Elizabeth’e adanmış büyük posterler ve anma duvarları dikkat çekiyor. Ve de İsrail’in genel olarak yanında olduklarını vurgulayan mesajlar, İsrail’le yakın ilişkilerini gururla anlatan yazılar görüyoruz. Küçük bir not, İsrail’in 6. Cumhurbaşkanı, şimdiki cumhurbaşkanı İzak Herzog’un babası Haim Herzog da Belfast doğumlu.
Bu duvarlar ve üzerlerindeki mesajlar, belki de hiçbir zaman çözülemeyecek fikir ayrılıklarının altını çiziyor. Sonuçta iki taraf da birbirini öldürdü ve ölenler geri gelmeyecek. Her ne kadar yeni nesil olaylara daha farklı açılardan bakıp karşı tarafla iletişim kurmaya daha açık olsa da aynısı, o günleri yaşamış olanlar için kolay değil. Hatta bu güvensizlik öyle bir boyutta ki, beni Batı Belfast’ta en şaşırtan şey tam da bu güvensizlikten doğmuş. Az önce belirttiğim gibi Falls ve Shankill bölgelerinin arasında Peace Line denen duvar serileri iki mahalleyi fiziksel olarak da birbirinden ayırıyor olsa da bu bu duvarları kesen bazı caddeler var, bunlar da bu mahalleleri birbirlerine bağlıyor. Çatışmaların zirveye çıktığı zamanlarda bu caddeler kapatılırmış. İşin acayibi, şu anda hala belli saatlerden sonra bu yollar kapatılıyor. Araba yolunu ayrı, kaldırımları ayrı kilitliyorlar. Bu kapıların üzerinde açılış ve kapanış saatleri yazıyor. Bu uygulamanın devam ettiğini hiç düşünmezdim, ama gerçekten kapatılıyor, bazı yollar saat 18:30 gibi oldukça erken vakitlerde kapatılıyor ve ertesi sabaha dek tekrar açılmıyor.

Avrupa’nın başka yerlerinde, belki Mostar gibi şehirlerde belki bu tarz bir bölünmüşlük olduğu iddia edilebilir ama orada bile belli saatlerde kapanan bir kapı yok. Bütün bu duvarları ve kapıları ben tek başıma dolaştım, hatta hava karardıktan sonra tekinsiz bir ortam oluştuğunu da itiraf edeyim. Ancak siz daha rahat bir şekilde bu ortamları görmek ve tanıklarından o hikayeleri dinlemek isterseniz “Black Taxi Tour” denilen turlara katılın. Bir taksiciyle bu duvarlar etrafında dolaşıp o günlerde yaşananları, bugünkü durumu bizzat dinleyip, kapanmış kapıları arabanızdan görebilirsiniz, bunu da belirtmiş olayım.
Eileen Hickey Cumhuriyetçi Tarih Müzesi
Batı Belfast’ta Falls Road dolaylarında, hemen yukarıda anlattığım İrlanda Cumhuriyetçilerinin kalesi olan bölgede yani, bütün bu İrlanda bağımsızlık mücadelesini anlatan bir müze var. Tam adı Eileen Hickey Irish Republican History Museum olan bu müze, IRA üyesi Eileen Hickey’nin topladığı eşyalarla ve müthiş çabalarıyla kurulmuş, gönüllülerin bağışlarıyla koleksiyonunu genişletmiş kar amacı gütmeyen bir müze. Eileen Hickey, müzenin açılışını göremeden, 2006’da kanserden vefat etmişti. 1970’lerde 5 yıl kadar ünlü Armagh Hapishanesi’nde yatmış, açlık grevlerine katılmış olan Hickey’nin hayali olan müze açma fikri, 2007’de gerçek olmuş ve adının verildiği bu müze halen ziyarete açık. Üstelik sizi kapıda karşılayıp küçük bir tura çıkaran hanım, Eileen’in kız kardeşi Susan. O yaşlarda başka insanları da müzede dolaşırken görüyorsunuz. Artık 70’li yaşlarında olan bu insanlar, inandıkları ve bedeller ödedikleri davayı, ya da en azından davanın hatırasını burada canlı tutmaya devam ediyorlar.
Falls Road’a çıkan yollardan Conway Street’te, eski bir keten dokuma fabrikasının giriş katına kurulan müzede, İrlanda bağımsızlık mücadelesi ve özellikle The Troubles yıllarında İngiliz kraliyet yanlılarının Cumhuriyetçilere yaptıkları, hapislerde yaşananlar, ölümler, katliamlar ve diğer siyasi olayların Cumhuriyetçi açıdan özeti yer alıyor. Bence hapiste yatanların ellerine geçen her türlü eşyayla yaptıkları objeler, kibritten evler, diktikleri gömlekler, haç ve yonca gibi İrlanda sembolleri, hapis koşullarında yapılabilmiş bütün bu eşyalar oldukça etkileyiciydi. Ayrıca Susan Hanım’ın gösterdiği, Armagh Hapishanesi’nde Eileen Hickey’nin kaldığı hücrenin orijinal kapı ve yatakla oluşturulmuş yeniden canlandırılması da orada kalanların hislerini bir nebze olsun anlayabilmemizi sağlayacak şekildeydi.

Birilerinin “terörist” olarak adlandırdığı bir oluşumun, mensubu olmuş kişiler tarafından halen sahiplenildiğini ve hatırasının canlı tutulduğunu görmek değişik bir deneyimdi, dolayısıyla saatlerini denk getirebilirseniz Falls Road’a gelmişken burada uğramanızı tavsiye edeceğim. Müzeye giriş ücretsiz, ancak bağış yaparsanız çok makbule geçeceğini söylüyorlar. Son derece amatör bir ruhla yapıldığı ve işletildiği belli olan bu butik müzeye, Troubles yıllarına ilginiz varsa mutlaka uğramalısınız.
Diğer yerler
Belfast hep belirttiğim gibi yeni büyümüş bir yer, net bir Old Town denebilecek bir bölgesi yok. İnsanların ve turistlerin daha çok takıldığı yerler, City Hall’dan Donegall Place’e ve katedrale doğru giden cadde ile High Street’ten deniz kıyısına doğru Albert Saat Kulesi’ne kadar olan kısımlar diyebilirim. Turistler ve yerel halk bu bölgeyi dolduruyor. Birçok dükkan ve Victoria Square adlı alışveriş merkezi de burada bulunuyor. Arada bazı sokaklarda mekanlar bulunuyor. Enteresan bir şekilde akşam saatlerinde düşündüğüm kadar kalabalık olmayan bölgede, gece ilerledikçe mekanlara takılan gençler biraz daha görünür hale geliyor. Ama Dublin’le karşılaştırılamayacak kadar hareketsiz bir yer olduğunu söylemem gerekir.

Titanic Müzesi’ne gitmek için Albert Tower’ı geçip nehir kıyısına varmanız, oradan da Lagan Weir adlı yaya köprüsünden geçmeniz gerekiyor. Köprüye girmeden soldaki mavi balık heykeline dikkat edin. The Big Fish diyorlar, 10 metrelik heykel, nehrin temizlenmesi şerefine 1999’da yapılmış. Köprünün öbür tarafında ise ünlü dizi Game of Thrones‘un çeşitli ünlü karakter ve sahnelerinin resmedildiği cam vitraylar bulunuyor. Bunlara Glass of Thrones deniyor. Bahsettiğim gibi Belfast’ta çekilmiş olan Game of Thrones, şehrin önemli turistik malzemelerinden biri olmuş. Filmin ana stüdyosu da kırsal bir bölgede, Belfast şehir merkezine 40 kilometre kadar uzakta bulunuyor, burada stüdyo turları gerçekleştiriliyor. Meraklıların ilgisine sunarım.
İsim olarak Chicago‘nun Magnificent Mile’ını hatırlatan bir Golden Mile‘ı var Belfast’ın. City Hall’un önünden başlayıp Queen’s University’e kadar gidiyor. Tahmin edileceği üzere 1 millik (1.6 kilometre) yol üzerinde Belfast’ın önemli bazı yerleri görülebiliyor, onun dışında bazı meşhur barlar da bu yolda bulunuyor. Yalnız açıkça söylemek gerekirse çok da renkli, canlı, cıvıl cıvıl bir yer değil, hem gecesi hem gündünüzde. Hatta bazı noktalarında tekinsiz hissetmeniz bile mümkündür, öyle diyeyim. Ama bu rota üzerindeki bazı simge noktaları görmek isteyebilirsiniz. Örneğin Europa Hotel’in tam karşısında bulunan Crown Liquor Saloon, Belfast’ın en ünlü mekanı olarak biliniyor. 1885’ten beri aynı yerde orijinal tasarımıyla hizmet vermeye devam eden bu mekan hem yerellerin hem turistlerin akın ettiği bir yer. Öyle ki bir cuma akşamı buraya girmeye yeltendim ama içeri adım atmamla birlikte gördüğüm kalabalıktan ürküp geri çıkmam bir oldu. Ben de hemen yanda bulunan Brennans’ Bar adlı mekana gittim, burası da fena değildi.
Belfast’ta görülebilecek diğer yerleri de hızlıca sıralayalım. Dini yapı anlamında öyle pek şaşaalı binaların olmadığını söyleyebilirim, burası sonuçta çok geç büyümüş bir şehir, tarihi katedralleri falan yok. Ancak bu anlamda St. Anne Katedrali‘ni sayabiliriz. Merkeze yakın, 1904’te inşa edilmiş bir Protestan Katedrali burası. Dışı görkemli, bir uğrayıp geçebilirsiniz.
Şehir merkezinin dışında bulunan Stormont‘tan da bahsetmek isterim. Burası Kuzey İrlanda’nın parlamento binasının bulunduğu yer. Parlamento binasında turlar düzenleniyor, bina da oldukça büyük ve görkemli bir yapı, adeta saray gibi. Önünde büyük bir Edward Carson heykeli bulunuyor, kendisi birlik yanlısı, Birleşik Krallık hükümetlerinde görev almış, Kuzey İrlanda tarihinin önemli bir siyasetçisi. Ben buraya gitmedim ama tur videosunu izledim, izlemek isteyenler bu adresi ziyaret edebilirler.
Şehir merkezinin 15 kilometre kadar kuzey batısında bulunan bölgede bir de Ulster Folklor Müzesi (Ulster Folk Museum) bulunuyor. Buradaki geniş arazide Ulster’in tarihi dönemlerinden kalma birçok köy evi ve çiftlik orijinal şekliyle gösterilmekte. Yine orijinal haline uygun şekilde tutulan bir köy merkezi de var, içinde atölyeler, tamirciler ve başka mekanlar bulunuyor. Buraya giriş ücreti 12£. Merkez tren istasyonundan Bangor Line trenine binip Cultra durağında inmek suretiyle buraya ulaşabilirsiniz, yolculuk 25 dakika civarında sürüyor.
Direkt görülecek bir yer gibi olmasa da Belfast’ta berberlik sektöründe Türk’lerin çok etkili olduğunu söylemek isterim. Tıpkı Dublin ve Galway’de gördüğüm gibi Belfast’ta da bir sürü Turkish Barber tabelasıyla karşılaştım. Tabii Kürt berberleri de çok fazla, aynı şekilde Kurdish Barber tabelalarını da çok gördüm. Gözlemlediğim kadarıyla Cumhuriyetçi mahallelerinde daha çok Kürt, kraliyet yanlısı Protestan mahallelerinde Türk berberlerini gördüğümü belirtmek isterim. Bundan bir anlam çıkarmak gerekir mi, bilmiyorum. Türk de olsa Kürt de olsa hepsinde ortak olarak bu sıcak havlu (hot towel) denen dalga var, herhalde İrlandalılar bu olayı çok seviyorlar. Dolaşırken buna da dikkat edebilirsiniz.

Son sözler
Yazı boyunca belirttiğim gibi Belfast standart turist zihninde var olan “güzellik” kavramını karşılayabilecek bir yerdir diyemem. Ne bir Orta Çağ havası aldıran Old Town’ı var, ne şehri parçalara bölen kanalları, ne de sayısız harikayla bezeli müzeleri. Yani ne bir Londra gibi kozmopolit bir dünya başkenti, ne Edinburgh gibi muhteşem güzellikleri bünyesinde barındırıyor, ne de Dublin gibi hareketli ve canlı. Ancak esasen yapay diyebileceğim bir devletin başkenti oluşu, bundan 20 yıl sonra hangi devlete ait olacağını bilemeyişimiz ve tabii ki son 60 yıldır içinden geçmiş olduğu sıkıntılı dönemleri aynı şekilde sunuyor olmasıyla benim için benzersiz bir yer oldu. Savaş görmüşlüğü Saraybosna‘yı (tabii ki burada Saraybosna kadar korkunç olaylar yaşanmadı ama Batı Avrupa’da olması burayı ayrı bir yere oturtur bence), neredeyse elle tutulabilecek kadar somut olan bölünmüşlüğü de Mostar‘ı hatırlatan bu ilginç, dramatik ve tarih yüklü şehri özellikle yakın dönem tarihe ilgi duyanlara tavsiye etmek isterim.
İletişim
Bu yazıyla ve diğer yazılarımla ilgili her türlü sorunuzu, yazıların altına yorum yaparak bana iletebilirsiniz.


