Almanya,  Gezi,  Ülkeler

Doğu ve Batı’nın ‘Batılı’ Buluşma Noktası – Berlin’de Gezilecek Yerler

Berlin benim için çok değerli, çok önemli bir yer, çünkü 2011 yılında hayatımda ilk kez yurtdışına çıktığımda ilk buraya gelmiştim, yol iz bilmeden yakın bir arkadaşımla başka bir treni beklerken burada saatlerce beklemiş, ilk kez yanlış tren bilet almanın bedeli olan cezayı burada yemiş, Hauptbahnhof’tan ürkek şekilde çıkıp ilk yurtdışı gezimi burada yapmış, yabancı ve bir anlamda anonim olmanın tadını ilk burada almıştım.

Aradan yıllar geçti, ben bütün imkanlarımı zorlayarak, beyaz yakalı hayatının izin verdiği imkanları sonuna dek zorlayarak defalarca yurtdışına çıktım, Avrupa ve yakın coğrafyada birçok ülke gördüm, bir sürü değişik şey deneyimledim. Bunun için hem çalıştığım şirketlere hem de içimdeki tükenmeyen yenilik ve macera azmine hep şükran duydum. Ancak ilk gelişimde sadece yarım gün geçirebildiğim Berlin’e tekrar gelebilme, bu sefer tecrübeli bir gezgin olarak biraz daha bilinçli bir şekilde, bu hatıralarla yüklü şehri yeniden görme arzusu baki kaldı. Bu nedenle 80 Euro’ya çıkmadan önce aldığım Schengen vizemin bitmesine az bir zaman kala, normalde bir kez gittiğim şehre tekrar gitmeyi tercih etmesem de Berlin’e tekrar gitme fırsatını kaçırmadım.

Evet, kişisel gezi tarihçemde taşıdığı önemi bir yana bıraktığımda bile Berlin çok farklı, çok benzersiz bir şehir olmayı başarıyor. Ve kesinlikle 3-4 gün harcanmasını hak ediyor. Yazının geri kalanında Berlin’de geçirdiğim 2,5 günde gördüğüm yerleri anlatmaya çalışacağım.

Berlin’e Nasıl Gidilir?

Onbinlerce Türk’ün yaşadığı Berlin’e gitmek, Batı Avrupa’nın başka herhangi bir şehrine gitmekten kesinlikle daha zor değil. THY, Pegasus, Sun Express gibi birçok şirket, düzenli olarak Berlin’e uçuyor. Tabii Alman ya da Schengen vizenizin olması gerektiğini bilmem hatırlarmama gerek var mı…

Berlin’in 2 ana havaalanı bulunuyor, Tegel ve Schönefeld. Schönefeld, bir zamanlar Doğu Almanya’nın ana havaalanıydı. Buradan şehir merkezine gelebilmek için S-Bahn treni S9’a binebilirsiniz.

Tegel ise Tempelhof’un ardından Batı Berlin’in ikinci havaalanıydı bir zamanlar. 1975’ten sonra Batı’nın asıl havaalanı haline gelmişti. Buraya trenle gitmek mümkün değil, şehrin çeşitli yerlerinden kalkan otobüsler buraya ulaşımı sağlıyor. Berlin Hauptbahnhof’tan TXL kodlu otobüs, Berlin’in başka noktalarından ise 128, 109 numaralı otobüsler gidiyor. Tabii ki Berlin’in müthiş bir ulaşım ağı bulunduğundan S-Bahn veya U-Bahn trenlerinden birine binip, havaalanına yakın bir yerde inip otobüsle devam etmeniz de mümkün. Elbette bindiğinizde doğru ‘zone’a ait bileti almış olmanız gerekiyor.

Berlin’e hem Almanya içinden, hem de Polonya, Litvanya, Çek Cumhuriyeti gibi ülkelerden otobüsle de gelinebiliyor. Otobüsler çoğunlukla Berlin’in ana otobüs garı olan Berlin ZOB’da yolculuğunu noktalıyor. Şehir merkezinin batısında kalan ZOB’dan merkeze yürüyerek gelebileceğiniz gibi otobüsle veya yakında bulunan Kaiserdamm U-Bahn durağında trenle gelebilirsiniz.

Berlin’de Gezilecek Yerler

Deutsches Historisches Museum (Alman Tarih Müzesi)

Her gittiğim başkentte olduğu gibi Berlin’de de en çok gitmek istediğim yer, Alman Tarih Müzesi’ydi. “National History Museum”ların genel olarak ülkenin resmi tarihini yansıtma, çoğunlukla propagandaya kaçma gibi bir huyu vardır, bunu beklerim ve görmekten de rahatsız olmam. Özellikle 2. Dünya Savaşı ile ilgili konularda tüm dünyanın suçladığı Almanların bakışını merak ediyordum.

Tabii Alman tarihi 3. Reich’tan ibaret değil, bu yüzden müze genel olarak Alman halkının ilk çağlardan iki Almanya’nın birleşmesini dek olan yolculuğuna odaklanıyor. Alman adının ve dilinin ortaya çıkışı, Frank Krallığının mirasçısı olarak Fransızlarla bir anlamda kardeş oldukları gibi konularda bilgilerle başlıyor müzenin kalıcı turu. Alman topraklarında Hristiyanlığın yaygınlaşması ve ardından Martin Luther’le gelen Reform hareketleri geniş yer buluyor.

Müzede bazı sanat eserleri de yer alıyor, benim en çok ilgimi çeken, Augsburger Monatsbilder adı verilen, yılın 4 mevsimini aynı şehrin farklı görünümleriyle anlatan Orta Çağ sonrasına ait dörtlü tablo serisiydi. Ayrıca Alman ulusunun simgesi niteliğindeki Germania tablolarını da etkileyici buldum.

Bu müzede sadece Almanya’nın değil, yüzyıllar boyunca Almanya’nın birincil güçlerinden biri olduğu Avrupa’nın da tarihini yakınken takip etmek mümkün oluyor. Örneğin Osmanlı Devleti’nin Viyana Kuşatması veya Napolyon’un neredeyse bütün Avrupa’yı fethetmesi ve gerisin geri tüm kazanımlarını kaybetmesi de müzede yerini buluyor. 1871’de Alman İmparatorluğunun kuruluşu ve güçlenmesinin yanında, Birinci Dünya Savaşının kaybından sonra Almanya’da yükselen milliyetçilik bir kırılma noktası olmuş. Bundan sonra Nazi Partisi ve Hitler’in iktidara gelişiyle birlikte geri kalanları tarih yazıyor.

Müzede Nazilerin yaptıkları kesinlikle onaylanmamakla birlikte, Versay Anlaşmasının Almanları ne kadar zor durumda bıraktığı da vurgulanıyor. Sanırım çözümü de Nazileri ve onların zihniyetini tamamen dışlayan bir dil kullanmakta buluyorlar diyebiliriz (adeta Alman ulusunun içinden çıkmamış (ve savaş sonrasında aralarında yaşamaya devam etmemişler gibi).

Müzenin son bölümü, 2. Dünya Savaşı sonrası bölünmüş Almanya’sına dair kısım. Bu kısmı fiziksel olarak da Doğu ve Batı’nın ortadan ikiye bölünmüş şekliyle anlatmaları, iki tarafta birbirinin karşılığı olan nesne ve kavramların karşılaştırmalı gösterimi hoşuma gitti. Örneğin bir tarafta Volkswagen Beetle, diğer tarafta Trabant var, aynı şekilde diğer tüketim maddeleri ve ülkelerin kültür sanat ürünlerinin eşleşmesini iyi düşünmüşler.

Bence Berlin’in en önemli müzesi olan Tarih Müzesi’ni mutlaka görün. Görmüşken en az 2 saat ayırın, bana o kadarı bile yetmedi. Giriş 8 €.

Berlin Duvarı

Soğuk Savaş denince şüphesiz Berlin Duvarı çoğu insanın aklına ilk gelen şeylerdendir. 1961’de Doğu Almanya’nın Batı’ya kaçışları önlemek, rejimi sağlam tutmak için inşa ettiği duvar, sayısız olaya, iki süper gücün restleşmlerine ve ölümlere sahne olmuş, hatıralar yüklü bir sembol günümüzde. 1989’da Doğu Alman halkının yıkmasıyla iki Almanya’nın birleşmesine yol açan süreci başlatmış.

Eskiden Berlin Duvarı’nın geçtiği yerlerden bugün duvarın bir zamanlar burada olduğunu gösteren bir başka çizgi geçiyor.

Günümüzde belirli bölümleri ayakta kalmış duvar ve genel olarak Doğu Almanya fenomeni, şehrin günümüzdeki turistik gezi unsurlarının büyük kısmıyla yakından ilişkili. Şimdi bu sınıflamaya dahil olan yerlerden bahsedeyim.

Checkpoint Charlie

Soğuk Savaşın en kritik mihenk taşlarından biri şüphesiz Charlie Sınır Kapısı. Berlin’in batısını kontrol eden müttefiklerin A, B ve C harfleriyle isimlendirdiği sınır geçiş noktalarından C, yani Charlie ABD kontrolündeymiş. Özellikle Berlin Duvarı’nın inşa edilmesinin ardından buranın iki Berlin arasındaki ana sınır geçiş noktası haline gelmesi, 1961’de Amerikan ve Sovyet tanklarının karşılıklı restleşmesi gibi kritik olaylara tanıklık etmiş. Bugün Zimmerstraßeile ve Friedrichstraße’nin kesişim noktasında, ünlü “Amerikan Bölgesinden çıkmaktasınız” yazılı uyarı levhası ve küçük kontrol kulübesinin kopyaları yer alıyor, ayrıca bir tarafında temsili Amerikan, diğer tarafta Sovyet askerinin olduğu bir başka dikkat çekici levha duruyor. Etrafta da Sovyetik hediyelik eşyalar (kalpak, Sovyet üniformaları vs.) satan dükkanlar, Sosyalizm turizminin ekmeğini yemeye devam ediyor.

Charlie’nin hemen bitişiğinde bulunan Checkpoint Charlie Müzesi, Berlin Duvarı ve Doğu Almanya yıllarına dair çok sayıda hatırası barındırıyormuş, ben girmedim. Ama müzenin resmi satış yerinde duvara ait olduğu garanti edilen taş parçalarının 24 Euro gibi fiyatlara satıldığını gördüm. Ekstra Doğu Berlin atmosferi yaşayalım diyenler için bir seçenek daha olduğu söylenebilir.

Bir de yolun hemen karşısındaki küçük açık hava müzesi BlackBox Cold War’da, Duvarın tarihine ve duvarı aşmaya çalışırken hayatını kaybedenlere yönelik bilgilendirme tabelalarının bulunduğunu belirteyim. Ayrıca bazı duvar parçaları da sergilenmekte. Burada gördüğüm isimlerden “Cengaver Katrancı”yı ben gitmeden önce duymuştum, siz de bence bir bakın, iç burkan bir hikayenin kahramanı olmuş kendisi nitekim.

DDR Müzesi

Berlin’de bulunan Doğu Alman temalı yerlerin önde gelenlerinden biri de Demokratik Almanya Cumhuriyeti (DDR) Müzesi. Bu müzede Doğu Almanya’da genel olarak nasıl bir hayatın yaşandığını, insanların ne yiyip içtiğini, nasıl evlerde yaşadıklarını, okullarda ne öğrendiklerini, nasıl arabalara bindiklerini (Trabant), ne kadar maaşa çalıştıklarını ve tüketim alışkanlıklarını anlatıyor. Basının çok seslilikten ne kadar uzak olduğu, insanların hayatlarının sürekli takip edildiği gibi olgulara da yer veriliyor.

Günlük hayatta etkisini sürekli hissettiren şeylerin yanında bir kez yaşanmış ancak büyük etki bırakmış bazı olaylar da anılıyor, örneğin 1974 Dünya Kupası’nda Doğu Almanya ile Batı Almanya futbol takımlarının tarihlerinde ilk ve tek karşılaşmaları veya 1988’de Bruce Springsteen’in Doğu Berlin’de verdiği konser ve tabii ki duvarın yıkılışı gibi. Doğu Almanların cinsel açıdan Batılı komşularına göre çok daha aktif olduklarını anlatan istatistikler de ilgi çekici ve yoruma açıktı. Tabii ki ülkenin siyasi tarihine ve iktidardaki Sosyalist Birlik Partisi’nin (SED) politikaların yönelik Kapitalist bakış açısından yorumlar da mevcut, biraz da bu yüzden Doğu Almanların sosyal hayatını aktaran bölümleri daha ilgi çekici bulduğumu belirteyim.

Müzeye giriş 9.80 Euro, Dom’un hemen arkasından geçen Spree Nehri’nin karşı kıyısında, nehir turu yapan turist teknelerinin kalktığı iskelenin bitişiğinde girişi bulabilirsiniz.

East Side Gallery

Berlin Duvarı varolduğu yıllar boyunca çok sayıda graffitiyi ve sokak sanatçısı eserlerini üzerinde taşımıştı. Zaten dükkanlarda fahiş fiyatlara satılan orijinal duvar parçalarındaki boyalara bakarak da bu kolayca anlaşılıyor. Berlin Duvarı yıkıldıktan hemen sonra 1990’da, duvarın Doğu bölümüne yüzlerce sanatçının istediklerini resmetmesine izin verilmesi bence dahiyane bir fikirmiş. Bu sayede Berlin Duvarı ile ilgili tüm turistik gezi noktalarının en güzeli olan East Side Gallery vücuda gelebilmiş, bu sayede dünyanın en uzun açık hava resim galerisi ortaya çıkmış. Sanatçıların iki Almanya’ya ve onlarla bağlantılı birçok olguya göndermelerde bulunduğu resimler, zaman içinde büyük bir kültürel değer olarak kabul edilerek korunmaya başlanmış, son olarak 2009’da yeniden boyanıp restore edilmiş. 1.3 km uzunluğundaki yekpare duvarda bulunan eserlerden en bilineni şüphesiz ki Leonid Brejnev ile Erich Honecker’in öpüştüğü Dmitri Vrubel tablosu. Ama diğer eserler de gayet ilgi çekici, resimlerin önünden geçerken aklıma Alan Parker’ın 1982 yapımı Pink Floyd filmi The Wall ve oradaki harika animasyonlar geldi.

Berlin ziyaretinin olmazsa olmazı diyeceğim East Side Gallery’e bir şekilde Kreuzberg’e gelip Oberbaumbrücke’den karşıya geçerek veya Doğu istasyonu Ostbahnhof’tan ulaşabilmek mümkün.

Brandenburg Kapısı (Branderburger Tor)

Berlin denince ilk akla gelenlerden. Berlin’deki maraton organizasyonlarının vazgeçilmez geçiş noktalarından biri olarak aklımda yer etmiş Brandenburg kapısı yani. 1791’de Prusya İmparatoru 2. Wilhelm’in yaptırdığı 26 metre yüksekliğindeki kapı ve üzerindeki muhteşem “quadriga”, zafer tanrıçası “Victoria” karizmatik Prusya kartalı figürleriyle birlikte Berlin’in turistik merkezlerinin başında geliyor. Fazla birşey söylemeye gerek yok, burayı görmemenin imkanı yok zaten.

Bundestag (Reichstag)

Alman parlamento binası, hiç şüphesiz şehrin en bilinen yerlerinden biri, aynı zamanda en çok şey görüp geçirmiş binalarının başında geliyor. 1894’te hizmete açılan, 1933’teki meşhur yangının ardından Hitler’in parlamentoyu askıya alışıyla işlevsiz kalan, İki Almanya birleştikten sonra Bundestag adıyla yeniden Almanya’nın meclisine ev sahipliği yapmaya başlayan bina Berlin’in en görkemli yerlerinden.

Reichstag binasına birleşme sonrası eklenmiş Berlin manzaralı cam kubbe ve binanın belli bölümleri turistlerin ziyaretine açık. Ancak elbette sınırlı sayıda ziyaretçiye izin veriliyor her gün. İnternet üzerinden yer ayırmak mümkün ancak en erken 15 gün sonrasına randevu verilebiliyor. Giriş ücretsiz.

Randevu almadan veya bir tura katılmadan buraya gitmek isterseniz bir şansınız daha var. Reichstag’ın ön tarafında bulunan girişin 50 metre kadar ötesinde, Scheidemannstrasse üzerinde bir bilet satış gişesi bulunuyor. Burada pasaportunuzu göstererek 3 günlük pencere için satışa açılmış tarihlerden birine rezervasyon yapabiliyorsunuz, yani sadece bugün, yarın ve sonraki gün için. Ben buraya gittiğimde, Berlin’den ayrılmadan önce gidebileceğim tek bir saat ve 3 kişilik yer kalmıştı, kapıdaki ekranda o anda müsait olan saatler ve kalan kontenjanı görebiliyordum. Ancak tam benim önümdeki kişi istediğim saati kapatınca maalesef içeri girme şansı bulamadım. Olur da bu bilgiden faydalanacak birileri çıkar diye yazıyorum bunları, siz daha uyanık olun diye.

Siegessäule (Zafer Sütunu)

Berlin’in sembolü denebilecek yapılardan biri de, Siegessäule. Tepesindeki altından zafer tanrıçası Victoria’yı da sayarsak 67 metre yüksekliğinde, müthiş görkemli bir sütun. 1873’te, Prusya’nın kazandığı zaferlerin anısına dikilmiş, 1939’da Naziler tarafından yapılan yepyeni Berlin planlaması dahilinde bugünkü konumuna alınmış anıt, yine Nazi hayali olan aşırı geniş bulvarların kesişim noktasında, dosdoğru Brandenburg Kapısı’na bakıyor. Bir dönel kavşağın ortasında bulunan anıta girebilmek kesişim noktasındaki bulvarlarda bulunan alt geçitleri kullanmak gerekiyor.

Kaide kısmında etkileyici mozaikler var ki bunlar Fransızlara karşı kazanılmış bazı zaferleri de resmettiği için Soğuk Savaş yıllarında Fransa tarafından alıkonulmuş, yıllar sonra iade edilmiş. Sütunun giriş bölümünde dünyadaki benzer nitelikli klasik kulelerin, aynı zamanda Alman toprakları içindeki ulusal simgelerin maketlerinin bulunduğu küçük bir sergiyi geçiyorsunuz, burada hem Alman İmparatorluğunun kuruluşu, hem de sütunun esin kaynakları anlatılıyor. 281 basamaklık kuleyi tırmandığınızda ise Berlin’i her yönden gören müthiş bir manzara ayaklarınıza seriliyor. Yalnız soğuk ve yağmurlu bir havada giderseniz dikkatli olun, yukarıda müthiş bir rüzgar var, fotoğraf makinenizi veya telefonunuzu düşürmeyin.

Der Himmel über Berlin filmini izleyenlerin, yakın zamanda rahmetli olmuş Bruno Ganz’ın canlandırdığı Damiel’inin tepesinde dolaştığı görkemli anıt olarak da hatırlayacakları bu sütuna giriş ücreti 3 Euro.

Berliner Dom

Neredeyse bütün büyük Alman şehirlerinde olduğu gibi Berlin’de de bir “Dom” yani bir katedral bulunuyor. Şehrin müze adasının bitiminde, hemen nehir kenarında yer alıyor. Bu nedenle zaman içinde defalarca yenilenmiş ve oldukça yıpranmış bir yapı, özellikle dış yüzündeki süslemelerde gözle görülür çatlaklar var.

Katedralin Avrupa’da dini yapı görmeye alışkın kişiler için çok benzersiz birşey sunduğunu söyleyemem ama tarihiliğiyle, alt katındaki Prusya kraliyet nekropolisiyle (I. Friedrich ve II. Friedrich Wilhelm gibi Prusya krallarının mezarı burada bulunuyor) ve üst kısmındaki küçük müzesiyle birlikte düşünüldüğünde zaman durumuna göre sadece dışından fotoğrafını çekmekle kalmayıp 7 Euro’luk – bir kilise için yüksek denebilecek – biletini alarak içeride gezme ihtimalini de değerlendirebilirsiniz. Tabii ki görkemli kubbesine çıkıp çok merkezi bir noktadan güzel Berlin fotoğrafları çekebilme şansınızın bulunduğunu da belirteyim.

Museumsinsel (Müze Adası)

Berlin’i zigzaglar çizerek bölen Spree Nehri’nin bir çıkıntısında, Berlin’in meşhur müze adası bulunuyor. Adından da anlaşılacağı gibi çok sayıda önemli müzenin bulunduğu, fiziksel olarak bir ada olsa da şehrin gayet içinde kalmış özel bir bölge burası. Size önerim, buraya gelmeden önce bir araştırma yapıp hangi müzelere gitmek istediğinizi belirlemeniz. Nitekim hem seçenek çok, hem de müzeler büyük, üstelik biletler genelde kombine olarak satıldığından zamanınızı iyi ayarlayın. Ben bu bölgedeki iki müzeye gitme imkanı buldum.

Pergamon Müzesi

Özellikle adından dolayı Türkiye’den gelenlerin atlamayacağını düşündüğüm Pergamon Müzesi, kesinlikle görkemli bir koleksiyona ev sahipliği yapıyor. Sadece Bergama ya da Batı Anadolu değil, Doğu Anadolu’daki Urartu uygarlığı ile günümüzde Irak, Suriye ve İran gibi ülkelerin parçası olan medeniyetlere ait binlerce yıllık çok değerli kalıntılar sergileniyor. Bu müzeyi eski Osmanlı topraklarından çıkarılanlar doldurmuş desek yeridir.

Müzenin en bilinen eserlerinden, benim dikkatimi fazlasıyla çekenlere gelirsek, tabii ki Babil şehrinin girişine giden tören yolu ve binlerce parça seramiğin birleştirilmesi ve rekonstrüksiyonu sonucunda ortaya çıkan müthiş İştar Kapısı, hemen ters tarafında bulunan Milet pazar yeri kapısı ve Orfeus Mozaiği ile, Emeviler’den kalma Mshatta Sarayı giriş bölümüydü diyebilirim.

Babil’in İştar Kapısı’nın tüm dünyadaki en görkemli rekonstrüksiyonu

Sadece antik çağlardan değil, daha yakın geçmişten, İran ve Osmanlı topraklarından, Endülüs Emevilerinden kalan eserleriyle Pergamon Müzesi, çok geniş bir Ortadoğu ve İslam coğrafyası eserleri koleksiyonuna sahip, görülmesini kesinlikle tavsiye ederim.

Neues Museum

Pergamon Müzesi’nin en alt katından geçilerek de ulaşılabilen Neues Museum (Yeni Müze) ise antik Mısır ve Roma dönemine ait buluntulara ev sahipliği yapmakla birlikte daha çok Mısır eserleriyle dikkat çekiyor. Birçok mumya ve lahitlerin yanında, oldukça büyük bir papirüs koleksiyonu sergileniyor. Ayrıca konseptin dışında, bizzat Berlin’de bulunmuş, çeşitli dönemlere ait arkeolojik kalıntılar da burada bulunuyor.

Müzenin yıldızı ise hiç şüphesiz Mısır Kraliçesi Nefertiti’nin 100 yıl kadar önce gün yüzüne çıkarılmış büstü. Fotoğrafının çekilmesine görevlilerce izin verilmeyen, tek başına bir odada tutulan 3500 yıllık büst, hiç şüphesiz Neues Museum’un en değerli parçası ve birçok yerde görebileceğiniz Nefertiti resimlerinin ilham kaynağı durumunda.

Potsdamer Platz ve Alexanderplatz

Berlin’de restoran, bar, kafe, alışveriş merkezi arıyorsanız elbette sayısız seçenek bulacaksınız. İki büyük meydan, ‘Berlin’in merkezleri’ olarak öne çıkıyor. Duvarın yapılmasının ardından iki Berlin arasındaki tarafsız bölgede bakımsız kalmış, ancak 1990’lardaki planlı yapılaşma sonucu devasa gökdelenlerle dolmuş modern Potsdamerplatz bunlardan biri. Burayı biraz yapay ve mekanik bulduğumu belirteyim. Deutsche Bahn binası ve Sony Center gibi gökdelenler burada göğe yükseliyor. Buraya çok yakın Erna-Berger-Straße’de bulunan Doğu Alman gözlem kulesinin yanına bir uğramanızı öneririm.

Doğu Almanların yaptığı anıtın üzerindeki uzay figürü ve onlarca şehir içinde Batı Alman şehirlerinin geçmiyor oluşu dikkat çekiyor.

Öte yandan bir zamanlar Doğu Berlin’in en büyük toplumsal merkezi olan Alexanderplatz bu niteliğini halen koruyor. Burası daha canlı ve insancıl açıkçası, özellikle meydandaki Dünya saat dilimlerini ve onlarca şehirdeki saatleri aynı anda gösteren güzel Doğu Alman anıtını atlamayın gezerken.

Memorial to the Murdered Jews of Europe

Yukarıda Alman Tarih Müzesi’nden bahsederken resmi Alman tarihini yazanların Nazi dönemine uzaktan bir bakışla yaklaşırken o devrin kurbanlarına, özellikle Yahudilere karşı özür diler bir tavır takındıklarını belirtmiştim. Bunu çok net görebildiğiniz bir başka yer ise, Brandenburg Kapısı’na çok yakın bir yere konumlanmış Katledilen Yahudiler Anıtı. Geniş bir alana yayılmış anıt, farklı büyüklük ve yüksekliklerde yüzlerce (daha net olmak gerekirse 2700’den fazla) dikdörtgen sütundan oluşmakta. Sütunlar arasındaki dar geçitlerin yarattığı klostrofobik ortam, sanırım o dönem Yahudilerin yaşadıklarıyla empati kurulabilmesi amacını taşıyor.

Yüzlerce sütun kim yerde yükselip kimi yerde alçalarak çok ilginç bir atmosfer yaratıyor bloklar arasında yürürken…

Nispeten yeni bir yapı olan anıtın altında ise büyük bir müze var. Sadece Alman Yahudilerinin değil, genel olarak bütün Avrupa Yahudilerinin yaşadıklarını kronolojik olarak anlatan, ayrıca o günleri yaşamış bazı ailelerinin hikayelerine yer veren ve soykırımdan sağ çıkanlarla yapılan röportajları sunulduğu, modern bir yapı. Ben kendi adıma toplama kamplarındaki kişilerin geride bıraktığı, bulabildikleri kağıt parçacıklarına yazılmış notların yerdeki ekranlara yansıtıldığı kısmı çok dokunaklı buldum.

Müzeye giriş ücretsiz, ancak içeride kalabalığın oluşmasını engellemek için gelenler 6-7 kişilik gruplar halinde, belirli aralıklarla içeri girişe izin veriliyor. Girişte de havaalanlarını aratmayacak bir güvenlik kontrolünden geçildiğini belirteyim.

Tempelhof

Berlin’de görmeyi en çok istediğim yerlerden bir diğeri de Tempelhof Havaalanıydı.

20. yüzyılın başlarından itibaren sayısız uçuşların yapıldığı Tempelhof, Berlin’in en eski havaalanı olarak 1975’e kadar da Batı Berlin destinasyonlu tarifeli uçuşlara ev sahipliği yapmış, sonrasında bu unvanı Tegel’e kaptırmış. Hem artık kısa gelmeye başlayan pisti, hem de insanların yoğun şekilde yaşadığı mahallelerin ortasında kalması burayı gözden düşürmüş. Aralıklarla özel jetlere ve küçük uçaklara iniş şansı vermeye uzun yıllar devam etse de 2008’de kesin olarak uçuşlara kapatılmış ve 2010’dan itibaren halka açık bir park olarak kullanılmaya başlanmış. Halen de çeşitli festival ve açık hava etkinlikleri için kullanılmakta. Özellikle güzel havalarda Tempelhof, uçsuz bucaksız yeşil alanı ve tabii ki pistiyle bisiklete binmek, yürümek, köpek gezdirmek ya da çimlere serilip güneşlenmek, arkadaşlarıyla keyifli zaman geçirmek isteyen Berlinliler için mükemmel bir durak haline gelmiş.

Tempelhof’un ünlü terminal binasını dışarıdan görebildim.

Dünyanın ilk modern terminal binalarından birine ev sahipliği yapan Tempelhof’un terminal binası, turlarla gezilebiliyor. Bu tura katılamasanız bile 100 yıldan uzun tarihi boyunca onlarca unutulmaz olaya (örneğin 1948’de ‘Berlin Airlift’ olarak bilinen sivil kurtarma operasyonuna) şahit olmuş Tempelhof’a bir gidin derim. Batı tarafındaki kapısından girmek için S veya U-Bahn’ın Tempelhof durağında, biraz daha tepede kalan Doğu kapısından girmek için ise Hermanntraße durağına gitmeyi düşünebilirsiniz.

Biraz daha Doğu Berlin

Bir zamanlar Doğu Almanya’nın sınırları içinde kalan bölgelere sıkça karşılacaksınız Berlin’de. Ama benim anlatmak istediğim kısımlar biraz daha spesifik.

Bir zamanlar sıradan Doğu Almanların yaşadığı, aradan yıllar geçse de mimarisiyle iyi kötü Doğu Bloğu havasını yansıtan mahallelerden Friedrichshain’a gittim. Çok sevdiğim Florian Henckel von Donnersmarck filmi Başkalarının Hayatı’nın çekildiği yerler de buralarda bulunuyor. Filmdeki olayların merkezi diyebileceğimiz, yazar Georg Dreyman’ın sevgilisi Christa-Maria ile yaşadığı, Yüzbaşı Gerd Wiesler’in ise her saniyesini takip ettiği bu hayatlardan etkilenerek değişmesine şahitlik eden, her yeri dinleme cihazlarıyla dolu ev tabii ki filmden en akılda kalıcı mekandı benim için. Ve oraya gittim merkezden yürüyerek.

Yürüyerek gitmenin şöyle bir güzelliği oluyor, Sosyalist rejimlere atfedilen şehir planlamacılığı ekolünün bariz örneklerini yürürken her tarafta görebiliyorsunuz. Yani aşırı geniş bulvarları, yekpare, uzun ve yüksek konutları ve turist kalabalığından uzak sessiz sakin ortamı görünce farklı bir yere geldiğinizi zaten sezebiliyorsunuz. Bu yüzden evin bulunduğu Wedekindstraße 21 numaraya gelene kadar zaten Doğu hissini alıyorsunuz, her ne kadar blokların çoğu boyanıp daha yeni bir görünüme kavuşsa da..

Malum bina ise tıpkı filmde gördüğüm gibi, boyanmamış ve dışı restore edilmemiş. Filmde daha geniş gözüken en sokağı hayal ettiğimden daha dar buldum, evler ağaçlarla daha fazla kapanmış gibiydi. Tabii filmde hava hep kapalıydı, benim gittiğim gün güneşli olmasından dolayı aynı atmosferi hissettiğimi söyleyemem. Yine de daha gerçekçi bir Doğu Almanya deneyimi yaşamak isteyenlere önerebilirim.

Başkalarının Hayatı filmini izlediyseniz son sahnenin geçtiği kitapçıyı da hatırlarsanız.

Buraya kadar gelip Karl-Marx-Allee’ye uğramamak olmazdı. Zaten metroyla bu tarafa gelmek isterseniz uygun duraklar bu bulvar üzerinde. Doğu Almanya zamanında, Stalinist tarzda inşa edilen (zaten ilk adı Stalinallee’ymiş) bu aşırı geniş bulvarda Başkalarının Hayatı filminin sonunda, Wiesler’in Dreyman’ın kitabını aldığı ünlü Karl Marx Kitabevi (Karl Marx Buchhandlung) bulunuyor. Artık burası kitapçı değil, ancak Doğu Almanların günlük rutininde önemli bir yer tutmuş kitapçının tabelası hala ayakta. Bu bulvara turistik turlar düzenleniyor, bulvarın bir zamanlar çok taşıyan noktaları gezdiriliyor. Kendiniz gezmek isterseniz de U-Bahn’ın Weberwiese durağına gelip oradan başlayabilirsiniz.

Kaiser Wilhelm Kilisesi (Kaiser-Wilhelm-Gedächtnis-Kirche)

2. Dünya Savaşı bittiğinde Berlin tam bir harabe halindeydi. Yıllar içinde şehir savaşın yıkıntılarının üzerinde yeniden yükselmeyi başarsa da bilhassa bir yer özellikle yeniden inşa edilmedi. 19. yüzyılın sonlarında imparatorun isteğiyle dikilen Kaiser Wilhelm Kilisesi, 1943’te bombardımanlarda aldığı darbelerin izlerini olduğu gibi taşıyor. Çan kulesi delik deşik olmuş kilisenin yanındaki yeni kilise, özellikle eski kilisenin önüne çıkmıyor. Buranın da bir önünden geçin, Zoologischer Garten ve Europa Center’ın yakınında.

Kaiser Wilhelm anısına yapılmış kilise, tüm Berlin’de 2. Dünya Savaşı’In izlerini en bariz şekilde taşıyan yer olabilir.

Tiergarten

Berlin’in en güzel parkı Tiergarten bence. Küçük göletleri, ilginç “sessizlik bahçesi” ve heykelleriyle aklımda yer eden, Siegessäule’yi çevreleyen Tiergarten’a zaman ayırıp içinde bir süre kaybolun. Ana dili Almanya olan üç büyük besteciye, Beethoven, Mozart ve Haydn’a ithaf edilen üçlü heykeli (Komponistendenkmal) görmeden geçmeyin.

Führerbunker

Berlin’in merkezinde bulunsa da en gizli tutulmak istenen, belki yer yarılsa da içine girse diye umulan yeri burası olabilir. Hitler’in 1945’te ömrünün son günlerini geçirip yaşamını sonlandırdığı, Göbbels ve diğer yüksek rütbeli subaylarla yaklaşan müttefiklere karşı son direnişi yönettiği özel sığınağı, -yine Ganz’ın yıldızlaştığı- Çöküş (Der Untergang) filminin ardından sanırım birçok kişinin merak ettiği bir yer haline gelmişti.

Hitler’in ömrünün son aylarını geçirdiği ve hayatını sonlandırdığı yer, bugün alelade apartmanlar ve otoparkların arasında kalmış.

Savaştan sonra iki Berlin arasındaki bölgede sıkışan sığınak, patlatılsa da tamamen yıkılmadı ve Berlin Duvarıyla birlikte, gözardı edilmekle birlikte varlığını da sürdürmeyi başardı. Birleşik Almanya’nın kurulmasının ardından ise devlet haklı bir refleksle burayı standart yerleşim birimlerinin arasına sıkışmış vaziyette ve hiçbir görünür özelliği olmayacak bir şekilde konumlandırdı ve geride hiçbir işaret bırakılmadı. Elbette Hitler’in öldüğü yerin bir Neo Nazi anıtına dönüşmesini istemiyorlardı (Nürnberg Mahkemelerinde yargılanıp mahkum edilen eski Nazi subayı ve yöneticilerinin hapsedildiği Spandau Hapishanesinin, son mahkumu Rudolf Hess’in 1986’daki ölümünün hemen ardından yıkılması ve geride hiçbir iz bırakılmamasıyla aynı nedenden). 2006 yılında Führerbunker’e turistler bir için bir bilgi levhası konmuş, o kadar.

Potsdam Meydanına çok yakın, Gertrud-Kolmar Sokağı’nda bulunan bu levhayı gördüğünüzde şaşırmayın, nitekim bir otopark ve arka taraftaki konut blokları dışında burada hiçbirşey yok. Yine de “bunker”in tarihini merak edenler için uğranabilecek bir yer olduğunu söylemek lazım.

Sovyet Askerleri Anıtı

2. Dünya Savaşı’nda Kızıl Ordu tarafından kurtarılan şehirlerde olduğu gibi, son Nazi direnişini yıkıp Berlin’e girerken hayatını kaybeden askerlerin anısını yaşatan anıtlar yapılmış. Tabii bu eski Doğu Bloğu ülkelerinin büyük çoğunluğu, Komünist mirasına lanet ettiklerinden bu anıtlar ya kaldırılmış ya da kaderine terkedilmiş. Tabii halen iyi bakılıp korunanlar da mevcut. Bratislava’daki Slavín gibi, Berlin’deki büyük Sovyet Savaş Anıtı da, Brandenburg Kapısı’na oldukça yakın bir noktada bütün haşmetiyle dikilmeyi sürdürüyor. Berlin’in farklı noktalarında çok sayıda Sovyet anıtı ve mezarlığı var, ben Tiergarten’dakini görmenizi öneririm. Buraya çok yakın bir yerde bulunan Roman-Sinti anma bahçesini de görmeden geçmeyin.

Berlin’e girerken hayatını kaybeden Sovyet askerlerinin anısı Berlin’in çeşitli yerlerinde yaşatılıyor.

Kreuzberg ve Neukölln

Almanya’daki Türkler denince Kreuzberg ilk akla gelen bölge diyebiliriz. Bir zamanlar Batı Berlin’in sınır boyunda bulunan bir mahalle olarak Türkiye’den gelen misafir işçilerin (Gastarbeiter) kümelendiği Kreuzberg Mahallesi, duvarın yıkılmasının ardından 36 Boys adlı yerel çetenin varlığını hissettirdiği, çeşitli şarkılarda adı geçecek kadar ünlü bir bölge. Dolaşması tehlikeli diyemem, zaten o kadar çok Türkçe dükkan tabelasıyla ve kebapçılarla karşılaşıyorsunuz ki yabancı bir ülkede bulunduğunuzu bile düşünmezsiniz burada.

Kreuzberg’e geldiğinizi etraftaki bir sürü Türk dükkanından anlamadıysanız, meşhur Kreuzberg Merkezi yazısı yeterince açıklayıcı olacaktır.

Neukölln ise Tempelhof’a yakın bir başka göçmen ağırlıklı mahalle. Burada Türkiye kadar başka Müslüman ülkelerden gelmiş göçmen de çok, bu yüzden farklı cemaatlerin camileriyle sıkça karşılaşacaksınız.

Yeni Sinagog (Neue Synagoge)

Bir zamanlar hatırı sayılır bir Yahudi nüfusunun yaşadığı Berlin’de 2. Dünya Savaşını atlatabilmiş birkaç tane sinagog var. Bunlardan biri, Oranienburg Caddesinde bulunan, Yeni Sinagog (Neue Synagoge) olarak bilinen, 19. yüzyılda inşa edilmiş sinagog. Sinagogun yanında bir müzenin de bulunduğu yapıyı dışarıdan da olsa görün, nitekim bayağı Oryantal esintili bir mimariye sahip.

Oldukça oryantal bir mimariyle yapılmış Yeni Sinagog binası

Berlin, hiçbir turistik aktivite içine girilmese bile dünyanın en gezilesi şehirlerinden biri bana göre, çünkü dünyanın en çok göç almış, en kozmopolit şehirlerinin başında geliyor. Böyle olunca sokaklarda basit bir yürüyüş bile sizi dünyanın farklı kültürleriyle yüz yüze getirmeye yetiyor. Türkiye’den gelenlerin çok olduğunu, bu yüzden her köşe başında bir dönerciyle karşılaşma ihtimalinin olduğunu biliyoruz, ancak Vietnam, Hint, Tayland, Yunan restoranlarıyla, İran kitapçılarıyla, 72 milletten insanın var olduğu, varlığını ifade ettiği Berlin, gerçek bir dünya başkenti haline gelmiş vaziyette. Bir de bütün bu kültür salatasına Doğu Alman geçmişini de ekleyince eşine az rastlanır bir karışım ortaya çıkıyor.

Berlin’de o kadar çok Türk var ki, mutlaka bu satırları okuyanların mutlaka bir akrabası veya bir arkadaşı burada yaşıyordur. Berlin öyle bir şehir ki, hem tanıdıklarla, hem de yalnız başınıza gezmekten farklı tatlar alabilir, keyifli zaman geçirebilirsiniz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir