İspanya,  Sinema,  Ülkeler

Bir ‘İyi Kötü Çirkin’ Haccı: Sad Hill Mezarlığı’nda…

Kasaba sadece 70 mil uzakta. Eğer nefesini boşa harcamazsan bence senin gibi bir adam bunu başarabilir. -Blondie-

For the English version, please read my The Good, The Bad and The Ugly Pilgrimage: Sad Hill Visit blog post.

Bir sonraki gezimde İspanya’ya gitme durumum hasıl olduğunda, zaten daha önce 2 kez gitmiş olduğum bu memlekette daha farklı nereyi görebilirim diye düşünmüştüm. Granada, pekala… Başka çok da hevesli olduğum bir yer yoktu, belki çok sevdiğim spagetti western’lerin büyük kısmının çekildiği Almería yakınlarındaki Tabernas Çölü ve oradaki Mini Hollywood adlı tema parkı olabilirdi. Burada benim çok sevdiğim Sergio Leone’nin çektikleri de dahil önemli filmlerin çekim mekanlarını, hatta bazıları aynen korunmuş film dekorlarını görebiliyor, turistlere özel şovları seyredebiliyorsunuz. Hayvanat bahçesi ve kaktüs koleksiyonu gibi atraksiyonlarla zenginleştirilmiş.

İyi, Kötü, Çirkin’i ilk ne zaman izledim hatırlamıyorum. Çok genç bir yaşta değildim ama. Öte yandan bizim evimiz, babanın zoruyla her Pazar sabahı şaşmaz bir şekilde TRT’nin western kuşağının açık olduğu evlerden de değildi. Ama 1966 yapımı muhteşem filmi izlediğim andan beri Sergio Leone’nin, Ennio Morricone’nin ve birlikte imza attıkları tüm spaghetti western filmlerinin hayranıyım. Elbette ‘Il buono, il brutto, il cattivo’nun yeri hep ayrıdır bende. Uzun uzun anlatmak istemiyorum sevdiğim sahnelerini, ya da harika müziklerini ya da akıllara kazınan diyaloglarını veya Tuco’nun nasıl muhteşem bir karakter olduğunu… 2016 yılında izleme şansı bulduğum Ennio Morricone konseri, benim için çok çok özel bir anıdır bu hayranlığımla bağlantılı olarak. Ama bu halkayı tamamlayabilmek için bir gezi daha yapmama ihtiyaç varmış galiba.

İyi, Kötü, Çirkin’in birçok sahnesi, yukarıda anlattığım Almería civarında çekildi. Filmin bazı fanatikleri, filmin çekildiği tüm noktaları bulup gerekli lokasyon bilgilerini vermişler internette. Dediğim gibi, neredeyse tamamı Almería yakınlarında. Sadece birkaç yer, İspanya’nın farklı bölgelerinde ve bunlardan en önemlisi, yaklaşık olarak İspanya’nın ortalarında, Castilla y León eyaletinde bulunan Sad Hill Mezarlığı’ydı. Evet, harika bir filmin ve aynı zamanda üçlemenin aynı harikalıkta bir sahneyle ve yine muhteşem bir müzik eşliğinde sona erdiği, Blondie, Tuco ve Angel Eyes’ın karşı karşıya geldiği, en azından benim kişisel sinema tarihimdeki zirve noktalarından biri olan ‘Il triello’nun çekildiği vadideki mezarlık. Bunu görünce kafamda yüzlerce ampul yandı. Eğer bu yerlerinden birini göreceksem Almería’daki Mini Hollywood’u değil burayı görmeliydim, ne pahasına olursa olsun.

Önce filmi sevenler için tekrar hatırlatma babında, bilmeyenlere de küçük bir kıyak olarak malum sahneyi hatırlatalım:

Bu arada şunu muhakkak söylemek gerekiyor: Sad Hill Mezarlığı, 1966 yılında Sergio Leone’nin Mirandilla Vadisi’nde bizzat seçtiği bölgeye, İspanyol Ordusu’nun askerleri tarafından sadece bu sahne için yapıldı (buranın hiçbir zaman gerçek bir mezarlık olmadığını bilmeyen varsa bu vesileyle söylemiş olalım). Efsanevi sahnenin çekilmesinin ardından da olduğu gibi bırakıldı ve kaderine terk edildi. Yaptığım araştırmada şunu öğrendim: Birkaç yıl öncesine kadar kimsenin hatırlamadığı Sad Hill, filmin hayranı bir grup gönüllünün müthiş özverili çalışmalarıyla ilk günkü haline getirilmişti. Gönüllüler adeta arkeolog gibi üzeri toprakla örtülmüş zemini kazıyıp taş alanı ortaya çıkarmışlar, mezarlar ve diğer detaylarıyla birlikte burası eski haline getirilmiş. Bütün bu süreç, ayrıca film ekibinden 2017 itibariyle halen hayatta olan Clint Eastwood, Ennio Morricone ya da filmin en tanınmış hayranlarından James Hetfield gibi isimlerle yapılan röportajlar, Sad Hill Unearthed adlı 2017 yapımı belgeselde izleyicilerle buluşacak. Açıkçası ben çok merakla bekliyorum bu filmi, nitekim bu güzel insanların karşılıksız çabaları olmasaydı, böyle bir ziyareti yapmamın da pek bir anlamı olmayacaktı.

Çok az turistin gittiğinden emin olduğum bir yere, kalbimden geçen gidiş yöntemini muhtemelen kimsenin denemediği bir yolla gitme imkanı hayatta kaç kez karşımıza gelir? Elimden geleni yapmalıydım, Blondie’nin dediği gibi benim gibi bir adam bunu başarabilirdi. İnanın bana, bu fikir aklıma girdikten sonra hiçbir şekilde çıkarabilmem mümkün olmadı. Ölene dek unutamayacağım Sad Hill Mezarlığı gezisiyle ilgili tüm gözlemlerimi sizlerle paylaşmaya çalışacağım, şimdiden çok şey söyledim, devamında da oldukça uzun bir yazı sizleri bekliyor.

Sad Hill Mezarlığı Tabelası
Sad Hill Mezarlğı’nın girişindeki tabela…

Sad Hill Mezarlığı’na Nasıl Gidilir?

Mezarlığın yerini bulmak zor değil (Tam koordinatları burada görebilirsiniz), zor olan nasıl gideceğinizi bulma kısmı. Aslında ne siz sorun, ne ben söyleyeyim demek isterdim ama yazının hiçbir anlamı kalmazdı elbette. Sad Hill Mezarlığı, hiçbir yerleşim merkezinin içinde veya yakınında değil. Temelde iki seçenek mevcut denebilir, biri araba kiralamak 1, diğeri ise yakın bir yere otobüsle gelip oradan otostop çekmek. Sad Hill’a en yakın yerleşim bölgesi, yaklaşık 5 km mesafedeki Santo Domingo de Silos adındaki küçük kasaba ve buraya ulaşmak bile zaten mesele, çünkü buraya da toplu taşıma yok. İki büyük şehirden gelişten bahsedebilirim. Birincisi, yaklaşık 250 km mesafedeki başkent Madrid. Madrid’den araba kiralayarak Burgos yoluna çıkıp, Lerma kentine gelmeden hemen önceki Santo Domingo de Silos ayrımından sağa dönerek 27 km uzaklıktaki Sto. Domingo de Silos’a varmak, oradan da Sad Hill’a geçmek mümkün. Madrid’den araba kiralamadan gelmek isteyenler için ise Lerma kentine otobüsle gitmelerini öneririm. Sabah 7:45’te Madrid-Barajas Havaalanı Terminal 4’ten kalkan ALSA firmasının otobüslerine binebilirsiniz. 2 saatten biraz fazla zamanda Lerma’nın otogarına geliyorsunuz. Gerisi mi? Ya taksi ya da otostop… Bu yolu seçtiyseniz zaten çok zorda kalmadıkça taksi tutmazsınız diye tahmin ediyorum.

Diğer seçenek ise Burgos’tan gitmek. Madrid’den Burgos’a gidiş kolay, otobüsle 3 saat. Burgos’tan da araba kiralarsanız 60 km uzakta bulunan mezarlığa ulaşabilirsiniz. Mezarlığın olduğu yeri geçtim, Sto. Domingo de Silos’a bile doğru düzgün bir ulaşım aracı olmadığını tekrar belirteyim. Hatta hazırlık sürecimde restorasyonu gerçekleştiren oluşumun sitesine mail atmıştım ulaşıma dair bir fikir alabilmek için, İngilizce mail’ime İspanyolca döndüler ve araba kiralamamı tavsiye ettiler.

Gideceğim tarih yaklaşırken son güne kadar net bir karar vermemiştim aslında hangi yolla gideceğime dair. Çünkü açıkçası yürünecek mesafe beni bir miktar ürkütüyordu, asıl dert mesafeden ziyade zamandı, nitekim mezarlığa gidebilsem bile Madrid’e zamanında dönebilmek için Lerma’ya geç olmadan varmalıydım. Ancak kararsızlığım yüzünden araba kiralama ücretleri, vermek istediğim paraların üstüne çıktı. Zaten daha önce araba kiralamışlığım da yoktu, bunun tedirginliğiyle bu fikirden vazgeçip Lerma’ya otobüsle gitme ve buradan yürümeye karar verdim (aslında birşeye karar vermedim, şartlar beni bu yola itti desem yeridir). Yol boyunca beni birilerinin arabasına almasını tüm kalbimle umuyordum elbette, kimse almazsa da o yolu yürüyecektim, kararlıydım.

Yolculuk

Hali hazırda başka bir ülkenin de yer aldığı (Danimarka) bir gezinin tam orta yerini Sad Hill ziyaretine ayırmıştım, hemen sonrasında da Madrid’den Granada’ya otobüs biletim vardı, bu yüzden fazla hata yapmadan planlı hareket etmeliydim. İspanya’ya Madrid-Barajas Havaalanı’ndan giriş yaptım. Gece yarısı geldim oraya, bu nedenle geceyi havaalanında geçirip sabah Terminal 4’ten kalkan Lerma otobüsüne binmeyi tasarladım. Sabah 7:45’te ALSA firmasının otobüsü var mesela. Ama şehir merkezinden daha çok seçenek mevcut. ALSA, İspanya’nın en büyük otobüs firması ve birçok güzergahta adeta tekel oluşturmuş durumda. Ancak ne hikmetse internet siteleri sorunlu, gidişimden önce defalarca denememe rağmen kredi kartından çekim yapamadıkları için bilet alamadım. Havaalanında otobüslerin kalktığı yerde bir otomat var, orası da kredi kartını kabul etmedi ve nakit olarak biletimi alabildim. Lerma otobüs bileti 16 €. Madrid Havaalanı’nda geceleme maceralarını atlıyorum izninizle, sadece gecelemek için nispeten rahat havaalanlarından olduğunu söyleyebilirim.

2.5 saate varan yolculuğun sonunda, Madrid-Burgos otoyolunun hemen kenarındaki Lerma’nın gayet gıcır, ama içi bomboş otogarına vardık. 0 otobüs, birkaç yolcu ve birkaç görevliden başka kimse yoktu ortada. Pek de umudum olmadan Santo Domingo de Silos’a otobüs olup olmadığını sordum, yok dediler. Bana İspanyolca fikirler verdiler, taksiyi önerdiklerini anladım ama taksi tutacak olsam zaten Lerma’ya gelmez, baştan araba kiralardım. Daha fazla zaman kaybetmeden malum kasabaya doğru yola çıktım, 1-2 yerde yanlış yola girip tarlalardan geçtim ama sonunda yönümü buldum (BU-900 yolu). 2 şeritli yolda arada yürüyüp, arada koşarak ilerledim bir süre. 5-6 tane araba beni görmezden geldi. İtiraf ediyorum, uzamış sakalımla iyice pekişen Ortadoğulu görüntümle, dünyanın ve Avrupa’nın mevcut konjonktürünü düşündüğümüzde beni arabasına almayanlara pek kızamadım. Ama ben de şansımı zorlamak zorundaydım, zaten 2-3 dakikada bir araba geçiyordu ve hepsine işaret ediyordum, elimde de ‘Santo Domingo de Silos’ yazan bir kağıt tutuyordum. Yaklaşık 5 kilometre ilerlemiştim ki durmasını hiç beklemeyeceğim türde bir araba, beyaz bir Mercedes durdu (ben bir kamyonetin arka kasasını öpüp başıma koymaya hazırdım). İçinde orta yaşlarda bir çift vardı, elimdeki kağıdı gösterdim, tamam dediler ve arka koltuktaki ıvır zıvırı benim için kaldırmalarından sonra yola koyulduk. Son derece kibar, akademisyen görüntülü bir bey ve muhtemelen eşi olan Señora’yla onların az buçuk İngilizcesi, benim çat pat İspanyolcam yardımıyla anlaşmaya çalıştık. Onlara en azından Sto. Domingo de Silos’a gidiş amacımı anlatmayı başardım. Onlar da nereli olduğumu sordu, kendilerinin Cordobalı olduğunu söylediler. Yaptıkları iyiliği unutmam mümkün değil, belki de 3 saatte güç bela gidebileceğim 23 kilometrelik yolu sayelerinde 20 dakikada gittim. Hep birlikte arabadan indik, onlar kendi yollarına gitti, ben de kendi yoluma doğru devam ettim. Bu arada, Sto. Domingo de Silos gayet tipik bir İspanyol kasabası, çok da güzel ve tarihi bir katedrali, birkaç tane yeme içme mekanı var. Ama elbette burada fazla vakit kaybedemezdim, daha yolum vardı. Karşılaştığım bir adama Sad Hill Mezarlığı’na nasıl gideceğimi sordum, sağolsun yolu tarif etti. Mezarlığı anlamasaydı Contreras kasabasını soracaktım, o da aynı yolun devamındaki bir başka kasaba nitekim.

Santo Domingo de Silos - Sad Hill
Santo Domingo de Silos’un çıkışındaki Sad Hill tabelası…

Bu noktadan sonra otostop çekecek araba bulma ihtimalim pek yoktu, açıkçası buna isteğim de yoktu. Son 5 kilometreyi tadını çıkararak, etrafa bakarak yürümek istiyordum. Yol asfalt değil, stabilize bile diyemem tam olarak, Akropol rallisi parkuru gibi bol taşlı ve çukurlu bir köy yolu. Araba kiralayacak olanlar buna dikkat etsin, arabanın altını bir yerlere vurma ihtimali yüksek çünkü. Bunun dışında çok dik olmayan ama sürekli bir tırmanış mevcut diyebilirim. Ben de altınlara yaklaştığını hisseden bir Tuco kadar heyecanlıydım yürürken. Hedefe yaklaştıkça spagetti western sever herkese tanıdık gelecek bir manzara etrafımı sarmaya başladı: çok uzun olmayan ama sık ağaçlar, tepemde akbaba gibi dolanan kargalar, suratıma konan sineklerle adeta ben de bir spagetti western’de gibiydim. Mesafe çok fazla olmasa da yol şartları zorluydu ve bu kısımda 30-35 dk. kadar sürdü yürüyüşüm. Tepeye tırmanışın bittiği yerde yol sağa kıvrılıyor, nitekim sağ tarafta koca bir vadi ve oraya inen yolun üstünde iyice eskimiş, açık duran demir bir kapı var. Oradan girdikten sonra solunuza bakınca, vadinin tabanında mezarlığı, ‘Il triello’nun olduğu taş meydanın güneşte parlayan küçük beyazlığını görebiliyorsunuz. Arkada da, geldiğiniz kısımdan biraz daha yüksekte gibi görünen uzun bir dağ sırası var. Kıvrılarak aşağı inen yolu takip ederek mezarlığın girişine ulaşılıyor. Ben asıl yolun ne kadar zaman kaybettireceğini kestiremediğim için tepeden aşağı kaya kaya indim ama siz yapmayın derim. Bu arada kasabadan mezarlığa kadar olan yolda bir tek insan ya da araba görmemiştim, ama mezarlığa artık 100 metre kadar bir mesafe kala yanımdan bir araba geçti. Arabadan çıkan çiftle birlikte içeri girdik. Sonunda aylardır “acaba yapabilir miyim” dediğim bir şeyi yapmıştım. Ben ve o çift içeri girerken, uzaktan bir nokta olarak seçtiğim sakallı bir amca da ayrılıyordu. Bu kadar… Tam olarak ‘ıssızlığın ortasında’, sinema tarihine geçmiş bir sahnenin geçtiği yerde yalnızdık, suratımda anlamsız bir sırıtışla aşağı yürümeye başladım.

Sad Hill Mezarlığı

Mezarlığın girişinde filmin 50. yılı anısına asılmış bir tabela, ayrıca yerde Blondie’nin (Clint Eastwood abimiz) taş kabartması sizi karşılıyor. Biraz ileride, tüm mezarlığa hakim başlangıç noktasında yine bir Sad Hill tabelası ve ikonik bir Blondie silüeti var. Bu gerçek boyutlardaki heykeli kesinlikle atlamayın, bir fotoğrafınız olsun önlü arkalı. Mezarlığın birçok detayı güzel düşünülmüş ve çoğu orijinaline sadık şekilde yapılmış. Örneğin karşınıza çıkan ilk 2 mezar, geri kalanlar gibi tahta haçtan değil, taştan yapılmış. Blondie, önünden koşarak kaçan Tuco’ya top atışı yaptığında can havliyle kendini yere atan Tuco’nun o taşlara çarparak durduğunu hatırlarsınız. İlk bakışta etraftaki dağlar ve genel olarak çevre, filmin çekildiği zamandan biraz daha yeşil gözüktü gözüme, 50 yıldır pek kimsenin oralara uğramadığının bir kanıtı olarak da yorumlayabiliriz bunu.

P_20170919_121834
Valla o kadar kısa boylu değilim, heykel gerçek boyutlarda ve Clint abimizin boyu da 1.93…

Tuco’nun aşağılara doğru yaptığı efsanevi ‘Ecstasy of Gold’ koşusuna başladığı yerden aşağı yürüdüm, etraftaki tahta haçların üzerinde hep isimler bulunuyor. Bu isimler, restorasyonda emeği geçmiş veya bağışla destek olmuş kişilerin isimleri (15 Euro’ya siz de isminizi buradaki bir mezara yazdırabilirsiniz). Ben mezarlığa gelmiş ilk Türkiye vatandaşı olduğumu düşünüyordum, ama mezarlardan birinde bir Türk adı vardı, çalışmalarda bizzat yer aldı mı yoksa bağışla mı destek verdi orasını bilemiyorum. Aşağı doğru yürürken telefondan Ecstasy of Gold’u açın, yoksa Edda D’Orso’nun o muazzam sesini de canlandırabilirsiniz kafanızda. Ben şahsen bir Tuco koşuşu yapmayı unuttuğum için pişmanım.

Angel Eyes'ın içine düştüğü mezar...
Blondie’nin Angel Eyes’ı içine soktuğu mezar da yerini almış burada…

Çok geçmeden asıl olayın döndüğü Arch Stanton’ın mezarını bulacaksınız. Hemen yanında da ‘Unknown’ ve darağacı. Darağacı, orijinaline göre elbette biraz farklı bir noktada, azıcık geride ve filmdeki gibi ilmeği kafanıza geçirebilmeniz için bir yere tırmanmanıza gerek yok, ilmek insan boyunda. Durduğunuz yerde ipi boynunuzdan geçirip fotoğraf çektirmek mümkün. İp de spor için kullanılan türden bir ip olmuş, keşke oraya gerçeğe daha uygun bir urgan koysalarmış. Deli gönül bir de kürek görmek isterdi aslında ama sanırım o kadar abartmak istemediler. ‘Unknown’un hemen yanında önemli kişiliklerin sembolik mezarları var, Eli Wallach, Sergio Leone hatta Metallica. Lee Van Cleef, Ennio Morricone gibi önemli başka kişilerin de var mıydı bilmiyorum ama ben göremedim. Zaten o anki heyecanımla çok şeyi kaçırmış da olabilirim.

Arch Stanton'ın Mezarı ve darağacı
Arch Stanton, isimsiz mezar ve darağacı…

Belki de görülmesi gereken her şeyi gördüm, nitekim o unutulmaz ‘il triello’nun gerçekleştiği yuvarlak taşlık alan, benim filmde görüp algıladığımdan çok daha küçüktü. Ben çapı en az 50 metrelik bayağı büyük bir yer bekliyordum, oysaki taş çatlasa 20-30 metreydi Blondie’yle Tuco’nun karşı karşıya durduğu mesafe. Gerçi sahneyi tekrar izleyince hakikaten o kadar büyük olmadığını anladım, Blondie mezarın adını yazdığı taşı tam ortaya bırakabilmek için topu topu 18-19 küçük adım atıyor. Ama Sergio Leone ve görüntü yönetmeni Tonino Delli Colli’ye tekrar saygımı sunayım, öyle kamera açıları kullanmışlar ki algılarımızı istedikleri şekilde oluşturabilmişler. Ayrıca taşlık bölümün tam ortasında düz bir taş var, evet Blondie’nin altınların gömülü olduğu mezarın adını purosuyla yazdığı taşın çok benzeri. O detayı kesinlikle atlamayın. Bu kısmı dolanırken de yine telefonunuzdan bir ‘Il triello’ açmayı unutmayın bence. Elbette o dağ bayırda internet olmayabilir, müzikleri telefonunuza indirip öyle gidin. Hiçbir şey yoksa da Michele Lacerenza’nın tüyleri diken diken eden trompet melodisinin çaldığını hayal edin.

Sad Hill Mezarlığı'nda Eli Wallach'ın yeri
Eli Wallach (Tuco) – 1915-2014

Angel Eyes’ın Blondie tarafından içine sokulduğu boş mezar da gerçek yerinde duruyor, içine girip bir selfie çekebilirsiniz benim yapmadığımı yapıp. Öte yandan Blondie’nin işini halledip atına atlayarak uzaklara doğru yol aldığı, sonra geri dönüp ipi kestiği tepe de girişin ters tarafında hafif çaprazda, oralara da bakmayı ihmal etmeyin. Mezarlığa fazla dalıp etrafınızı görmezden gelmeyin, vadiyi 2 taraftan çeviren dağların görüntüsü çok ama çok etkileyici gerçekten.

Sad Hill Mezarlığı'nın ortası
Mezarlığın ortasındaki taşlık bölge, beklediğimden çok daha küçük çıktı…

Dönüş yolu

Belki yarım saat, belki 1 saat daha durabilirdim oralarda. O kadar heyecanlı ve tatmin duygusuyla doluydum ki adeta Tuco gibi oradan oraya koşturup fotoğraflar çektim. Ancak elbette oradan ayrılmak lazımdı fazla geç olmadan. Normal şartlarda geldiğim yoldan Sto. Domingo de Silos’a yürüyüp, oradan da Lerma’ya doğru aynı şekilde otostop çekecektim, planım buydu. Ama mezarlığa girişte karşılaşıp biraz muhabbet ettiğimiz, İskoçya’dan geldiklerini ve adlarının Paul ve Anne olduğunu öğrendiğim çift oradan ayrılacaklarını ve beni uygun bir yere beni bırakabileceklerini söyleyince sevinerek kabul ettim bu tekliflerini. Bir kez daha düşeş atmıştım, kiraladıkları arabaya bindim, tepeye çıktığımızda mezarlığa uzaktan son bir bakış attık ve beni ta Burgos’a kadar bıraktılar. Yol boyunca hem filmden, hem de başka birçok şeyden konuştuk. Onlara da ömrüm boyunca minnettar olacağım.

'Il triello'
Sadece ‘Il triello’ diyorum…

İlahi adalet denen şeye pek inanmam, ama burayı görmek benim için o kadar önemliydi ki, başta da söylediğim gibi Lerma’dan 35 km yürümeye hazırdım. Belki de bu hırs ve hevesim sayesinde işleri benim için çok daha kolaylaştıracak güzel insanlarla karşılaşabildim –diye düşünmek istiyorum.

Bu kadar özel bir yazıda başka hiçbir şeyden bahsetmek istemezdim aslında, ama ilk başta geldiğim Lerma’dan farklı olarak dönüşte Burgos’a geçmemden dolayı birkaç kelam edeyim burayla ilgili. Burgos 1000 yıllık tarihi olan, küçük ama çok güzel bir şehir. İçi ve dışı görkemli 800 yıllık katedrali, geriye pek birşeyi kalmasa da şehre hakim bir tepeye kurulmuş –şehrin asıl kurulduğu yerde- bir kalesi, birkaç müzesi, şehrin ortasından geçen ve kenarında yürüyüp yayılabileceğiniz güzel bir nehri, belki de en önemlisi kendinizi gayet iyi hissettirecek atmosferiyle Burgos’a yarım gün veya 1 gün ayırabilirsiniz. Madrid’den özellikle gitmeye değer mi bilemiyorum ancak Sad Hill planı yapacak olursanız burayı üs olarak kullanabileceğinizi unutmayın.

Sad Hill ve mezarları
Sad Hill Mezarlığı’na güzel bir havada gitmek, elbette tercih edeceğim birşeydi.

Burgos’tan Madrid’e geri dönen otobüse binip yola koyulduğumuzda sadece kendim için değil, filmin hayranı birçok başka insan için ilham kaynağı olabilecek bir işi başardığımdan emin ve son zamanlarda duymadığım kadar büyük bir huzur içindeydim. Film deyip geçmeyin, İyi, Kötü, Çirkin zaten herhangi bir film değil, ama önemli olanın varılacak yerden ziyade yolculuk olduğuna benim gibi ikna olduysanız, Sad Hill Mezarlığı’na gitmeyi mutlaka düşünmelisiniz. Bir de şu var, dünyada hiç tanımadığınız ve bir daha belki hiç görmeyeceğiniz iyi insanların varlığına sırtınızı dayayarak birşeyler başarmanın keyfini yaşamak istiyorsanız, böyle zorlu bir yolculuğu göze almaya değer diyorum.

Görüyorsun, dünyada iki tür insan vardır dostum. Silahı dolu olanlar ve mezar kazanlar. Sen kazan oluyorsun. -Blondie-

Blondie’nin de dediği gibi dünyada iki tür insan var: Silahı dolu olanlar ve mezar kazanlar. Sonunda güzel şeyler bulacaksam ben sonsuza dek “mezar kazmaya” razıyım, Sad Hill’a gidiş şeklim ve gördüklerim, bunca yıldır sürdürdüğüm gezi şeklini, seçimlerimi, kısaca kendimi bir kez daha doğrulamam anlamına da geldi her şeyden öte. Hiçbir şeye değişmeyeceğim bir anı edinmem de cabası oldu.

Blondie'nin atını alıp gittiği tepeler...
‘Il triello’dan sonra Blondie atını alıp bu tepelere doğru uzaklaşmıştı… Arkadaki dağ sırasına dikkat…
İletişim

Bu yazıyla ilgili sorularınızı, yazıya yorum yaparak bana iletebilirsiniz. Ancak sizden ricam, önceki yorumları da okumanız, belki de aynı soru önceden sorulmuştur.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir