Liège’de gezilecek yerler – Belçika’nın endüstri şehrinden notlarım
Belçika’nın Valon (Fransız) bölgesi şehirlerinden olan Liège, ülkenin en önemli endüstriyel merkezlerinin başında gelmekte. Özellikle demir-çelik gibi ağır sanayi işlerinde sadece ülkenin değil, bütün Avrupa’nın önemli merkezlerinden bir tanesi. Ancak burada sadece fabrikalar yok, oldukça gerilere giden tarihi ve küçük ama güzel şehir merkezi ve tabii ki benim buraya gelmemin ana sebebi olan bira maratonu gibi etkinlikleriyle Liège, 1-2 gün geçirmeye değecek kadar keyifli bir şehir diyebilirim.
Bu yazıda sizlere Liège’de geçirdiğim zaman boyunca görebildiklerimle ilgili bilgiler vermek istiyorum. Tabii ki bir Brugge değil, ama burada da tarihi ve turistik açıdan ilgi çekici şeylerin olduğuna bence şüphe yok.
- Liège nerede?
- Liège’e nasıl gidilir?
- Liège’de gezilecek yerler
- Kısa Liège tarihi
- Liège film ve kitapları
- Son sözler
Liège nerede bulunuyor?
Belirttiğim gibi Liège, Belçika’nın Valon yani Fransızca konuşulan bölgesinin doğusunda, Alman sınırına çok yakın bir noktada yer alıyor. Aslında sadece Alman sınırına yakın değil, 4 ülkenin sınırlarının birbirine çok yaklaştığı bir yer konumlandığı için Hollanda ve Lüksemburg’a da çok yakın. O nedenle Avrupa’nın Bilecik’i gibi bir yer desek esprili ama isabetli bir şekilde Liège’in lokasyonunu tanımlayabiliriz. Avrupa’nın büyük şehirlerine yakın bir konumda bulunuyor. Mesela Liège ile Brüksel arası yaklaşık 100 km, hatta Liège Paris arası sadece 370 kilometre civarında.
Liège’e nasıl gidilir?
Belçika’nın Almanya sınırına çok yakın bir yerde bulunan Liège şehrine gelmek için Brüksel’e veya Charleroi’ya uçakla gelmek en mantıklı seçimlerden biri. Charleroi’dan kalkan Flibco otobüsleri 1 saatte sizi Liège’e kadar getiriyor, shuttle otobüs ücreti tek yön 15.5€. Almanya’dan gelebilmek de gayet mümkün, Türkiye’den Köln’e gelip buradan bir trene binmek suretiyle de Liège’e hızlıca varılabiliyor. Köln Hbf’den yine 1 saatte gidilebilecek bir mesafede. Liège’e tek trenle gelinebilecek çok sayıda yer bulunuyor. Brüksel ve Belçika’nın her köşesi, Almanya’da Köln ve Frankfurt, Lüksemburg, hatta Fransa’nın başkenti Paris’ten bile direkt trenler bulunuyor. Liège’in ana tren istasyonu olan Guillemins (Giymin gibi okunuyor), 2009 yılında ünlü mimar Santiago Calatrava’nın uçuk tasarımıyla fütüristik bir görüntüye kavuşmuş, genel itibariyle sade denecek şehre beklenmedik bir renk ve hava katmış.
Liège-Guillemins istasyonu merkezin 1.5 kilometre kadar güneyinde kalıyor. Çok uzak değil ancak merkeze yürümek istemeyenler için istasyonun önünden geçen tramvaydan bahsetmek isterim. 10 dakikada Saint Lambert Meydanı’na rahatça ulaşabilirsiniz. Ancak tramvay bileti biraz pahalı, 90 dakika geçerli tek yön biletinin fiyatı 4€.
Liège şehrinin bir havaalanı da var bu arada, ancak burada tarifeli yolcu seferi yapılmıyor artık, sadece kargo uçakları inip kalkıyor. Dolayısıyla Liège şehrine en yakın havaalanı olarak Charleroi’yı yeniden anmış olalım.
Liège’e otobüsle de gelinebiliyor, Belçika’nın diğer şehirlerinden, Almanya’nın batısından ve Lüksemburg’dan Flixbus otobüsleri ile gelebilirsiniz. Otobüsle Lüksemburg-Liège arası yaklaşık 2 saat mesela.
Liège’de gezilecek yerler
Montagne De Bueren
Muhtemeldir ki Liège’le ilgili yazılarda göreceğiniz ilk fotoğraf De Bueren Dağı anlamına gelen müthiş merdivene ait olacaktır. Burası gerçekten şehrin simgesi olmaya layık, farklı bir ziyaret noktası, her ne kadar tepesine çıkmak herkesin harcı olmasa da. Nitekim bu merdivenler tam 374 basamaktan oluşuyor ve %30 gibi bir eğime sahip. Tek seferde hiç dinlenmeden en aşağıdan en yukarıya çıkabilmek gerçekten sağlam bir kondisyon gerektiriyor. Ben her ne kadar şehirdeki maraton esnasında bunu yapmış olsam da -hele ki 33 kilometre koşup geldikten sonra- hiç kolay olmadı. Ama öğrendiğime göre Louis-Philippe Loncke adında bir adam, COVID-19 pandemisi döneminde 65 saatlik bir periyotta tam 135 kez inip çıkmış ki bu da yaklaşık bir Everest yüksekliğine tekabül ediyor. 1 kez çıkmak bile bu kadar zorken, adamın yaptığını takdir etmemek elde değil.
Merdivenlerin yapıldığı tarih 1885. Yapılış amacı ise biraz yukarıda bulunan kalede (Citadelle de Liège) konuşlanmış askerlerin şehir merkezine doğrudan inebilmelerini sağlamakmış. Nitekim normalde gittikleri yolda yer alan bar ve genelevlerde bütün paralarını harcıyor, sarhoş oluyor ve zührevi hastalıklar kapıyorlarmış. Merdivenlerin adı ise Vincent de Bueren’den geliyor. Kendisi 1468 yılında şehri işgal etmek üzere büyük kuvvetlerle gelen Burgonya Dükü I. Charles (Cesur Charles) karşısında 600 kadar askeriyle büyük bir direniş sergilemiş. Askerlerine kılık değiştirip aralarına sızmaya çalışmış, ancak kendisiyle birlikte bütün askerleri ölmüş. Cesur Charles, Liège’de yüzlerce insanı daha öldürmüş, şehri yakıp yıkmış, hikayeye göre.
Bu merdivenlerin zirvesine ulaştığınızda güzel bir şehir manzarası önünüze seriliyor evet, ama bence daha çok büyük bir tatmin duygusuyla dolup taşıyorsunuz, artık ne anlamı varsa zorlu bir işi başarmanın getirdiği iç rahatlığıyla gerisin geri aşağıya iniyor veya yukarıya, kaleye doğru yolunuza devam ediyorsunuz.

Bu merdivenin ilginç yanlarından biri de, merdivenin iki yönünde bulunan kapıların gerçekten insanların yaşadığı evlere ait olması. Dolayısıyla buranın sakinleri, merdivenlere oturup birşeyler yiyip içen, çöpünü bırakıp giden, gürültü ederek insanları rahatsız eden turistleri pek hoş karşılamıyor. Merdiven basamaklarında sık sık farklı dillerde gürültü yapılmaması gerektiğine dair uyarılar görüyorsunuz. Ancak gürültü etmeyi insan gibi davrandığınız müddetçe, bu basamaklara oturup şehri seyrederken birşeyler yiyip içmek oldukça hoş olsa gerek.
Montagne de Bueren’den bahsetmişken, yine bu bölgeye yakın çıkmaz sokaklardan da bahsetmek isterim. Rue Hors-Château adlı cadeye çıkan daracık, çıkmaz sokakları mutlaka görün. Örneğin Impasse de la Couronne adlı çıkmaz sokağa bir girin, sokağın bittiği yerde evlerle çevrili küçük meydanda gerçek bir sükunetle karşı karşıya kalacaksınız. Etraftakileri rahatsız etmeden tadını çıkarın. Aynı şekilde Cour Saint Antoine adlı evler arasında kalan avluyu da görün, farklı mimari ekollerden evlerin bir araya geldiği yine huzurlu bir ortam sunuyor.
Kale (Citadelle)
Montagne de Bueren’in en üst basamağına kadar tırmanabildiyseniz biraz daha yürüyüp bu kaleyi de görmenizi öneririm. Aslında kalenin içinde çok fazla birşey yok. Yaklaşık 800 yıllık tarihi olan kale defalarca yıkılıp tekrar yapılmış, eklemeler yapılmış. Ama genel olarak nehir seviyesinin 100 metreden fazla üzerinde yer alması ve şehre fazlasıyla hakim bir konumda bulunması nedeniyle kritik bir öneme sahip olmuş. Dünya savaşlarında Almanlar tarafından işgal edilmiş, hapishane, karargah, hastane olarak kullanılmış.
De Bueren basamaklarını geçtikten sonra birkaç yüz metre yürüyünce Liège 14. Piyade Alayı’na adanan bir anıt göreceksiniz, orayı geçtikten sonra Belvedere dedikleri muhteşem manzaralı noktaya varacaksınız. Buradan bütün Liège şehrini, kıvrıla kıvrıla akan Meuse Nehri’ni görebilirsiniz, şehirdeki en iyi manzara noktası bence şüphesiz.
Kalenin arka tarafında bir park ve 2. Dünya Savaşı’nda burada Almanlar tarafından öldürülen askerlerin gömüldüğü bir mezarlık yer alıyor.
St. Paul Katedrali
Liège’in asıl merkez katedrali olan St. Lambert’in 1794’te yıkılmaya başlamasıyla birlikte bu unvan, St. Paul Katedrali’ne verilmiş, o dönemler Fransa’nın başındaki Napolyon’un tavsiyesiyle. Aslında Liège’de Orta Çağ’larda 7 tane büyük kolej kilisesi (collegiate church) varmış, St. Paul de onlardan bir tanesi.
Bu kilise şehrin en eski dini yapılarından biri olmanın yanında görkemli yapısıyla da bunu hak etmiş, çan kulesinin uzunluğu 90 metreye ulaşıyor. İlk olarak 10. yüzyılda yapılsa da birkaç kez yeniden inşa edilmiş, üzerinde farklı dönemlere ait izleri taşıyor. Mesela vitray camları 16. yüzyıldan kalma, yıkılan St. Lambert’ten kurtarılan bazı kutsal hatıralar da burada bulunuyor, bizzat St. Lambert’in kemikleri gibi.

Kilisede hikayesi olan bir bölüm var, ortadaki kürsünün altında bulunan düşmüş melek heykeline dikkatinizi çekelim. Burası için ilk olarak yapılan heykel fazlasıyla çekici bir erkek heykeliymiş. Bunun insanları dinden çıkaracağı korkusuyla kısa süre sonra heykel kaldırılmış, yerine daha usturuplu olduğu düşünülen bir başka melek heykeli konmuş. Bugün onu görüyoruz. Daha önceki heykel Brüksel’deki Güzel Sanatlar Müzesi’nde sergileniyor.
St. Lambert Meydanı – Archéoforum
Yukarıda anlattığım St. Lambert Meydanı esasen Liège kentinin ana katedraline neredeyse 1000 yıl boyunca ev sahipliği yapmış, şehrin ulaşımda ve genel anlamda merkezini temsil eden meydandır diyebiliriz. Meydan oldukça büyük, nitekim devasa bir katedralin eksilmesinin ardından kalan boşluk oldukça büyük olmuş gibi.

Şehrin tarihiyle iç içe geçmiş St. Lambert, bu meydana adını veren kişi. Liège şehri ve bu bölgenin Hıristiyanlaşmasında büyük payı olan Maastricht’li Lambert, 705 yılında bu meydanın olduğu yerde öldürülmüş ve buraya büyük bir katedral inşa edilmiş. Sonraki yıllarda kilise yeniden yapılıp yıkılmış, en son versiyonun ise Paris’teki ünlü Notre Dame Kilisesi’ne çok benzediği söyleniyor.
18. yüzyılın sonuna kadar hayatta kalmaya devam eden kilise, şehirde başlayan Liège Devrimi ve sonrasındaki süreçte devrimciler tarafından yıkılmış, Liège’deki piskoposluğun, dini yönetimin tüm izlerini silmek adına. Bu kadar büyük bir kilise elbette elde kazmalarla ve balyozlarla bir günde yıkılacak değil ya, 1794’te başlayıp 1795’e kadar süren bir yıkım sürecinin sonunda ortadan kaybolmuş. Kilisenin içindeki bazı eşyalar kurtarılıp başka yerlere taşınmış.
Bugün kilisenin olduğu yerde oluşan meydanda bulunan metal sütunlar, kilisenin sütunlarının olduğu yerleri belirliyor. Ancak kilisenin temelleri ve bölgede daha önceden inşa edilmiş diğer yapıların arkeolojik kalıntıları meydanın hemen altında bulunan Archéoforum adlı müzede yer alıyor. 2003’te açılan müzeye giriş 8€.
Meydanın hemen arkasında bulunan görkemli bina ise Prince-Bishops’ Palace, yani Başpiskoposun Sarayı da diyebiliriz. Devrimin olanca yıkıcılığından kurtulmayı başarmış bu görkemli Gotik bina. Bugün Adalet Sarayı ve Liège valiliği olarak hizmet veriyor. İçindeki odaları son derece güzel olsa da aktif olarak kullanıldığı için ziyaret edilebilmesi pek mümkün değil, ancak iç avlusuna girilebiliyor. 60 sütunun olduğu, farklı egzotik meyvelerin işlendiği kabartmalarıyla dikkat çeken bu avluyu da mutlaka görün.

Akvaryum (Aquarium-Muséum de Liège)
Şehrin ilgi çekici yerlerinden bir tanesi de Liège Üniversitesi’ne bağlı olarak çalışan akvaryum. Dünyadaki diğer benzerleri gibi su altı hayatını, birbirinden ilginç ve renkli balıkları, diğer su altı canlılarını bünyesinde barındıran bir yer. Bu yönüyle de tabii ki çocukların çok ilgisini çekiyor. Rengarenk balıklar, mercanlar, köpekbalıkları, denizatları, ıstakozlar ve daha birçoğu burada sergileniyor. Sanal turundan müzenin içeriği hakkında fikir sahibi olabilmek mümkün.
Müze binası ise renovasyon çalışmalarından ötürü kapalı bulunuyor. Ancak sanal turundan gördüğümüz kadarıyla müzede hayvan iskeletleri, fosiller ve bu hayvanların rekonstrüksiyonları bulunuyor.
Akvaryuma internetten bilet alınabiliyor, uygun olan gün ve saati seçerek biletinizi alabiliyorsunuz. Bilet ücreti 10€. Ben gidemedim, internetten bulduklarımın ve eşimin anlattıklarının yalancısıyım.
Curtuis Müzesi
16. yüzyılın ünlü Liège’li aristokrat ve silah tüccarlarından Jan Curtuis’in kırmızı kiremitli eski evi, bir tarih müzesi olarak ayağa kaldırılmış. Bence iyi de yapılmış, şehir tarihindeki önemli kilometre taşlarını ortaya seren bir müze çıkmış ortaya.
Bu müzede Liège şehrinin tarihine dair ayrıntılı bilgiler veriliyor, sadece bu bile burayı görülmesi gereken bir yer yapıyor bana göre. Şehrin tarihinde yer etmiş olaylar, mesela Maastricht’li Lambert’in öldürülmesi, şehrin Katolik dünyasında yükselişi, Orta Çağ’da farklı loncalarla şehrin büyümesi, Liège Devrimi, Napolyon’un gelişi ve gidişi ve en sonunda Hollanda ve Belçika Krallıklarına katılması gibi olaylar detaylı olarak anlatılıyor.

Burada tabii sadece tarihi anlatımlar yok, arkeolojik buluntular, taş cam ve metal eşyalar, madeni paralar da var örneğin. Şehrin Katolik tarihinde önemli bir yeri olduğundan kiliselerde yer almış paneller (triptych) ve çok sayıda ahşap dini figür heykeki de sergileniyor.
Müzeye adını veren, bu binanın eski sahibi olan Curtuis bir silah tüccarı olduğundan müzedeki en büyük koleksiyon cephanelik kısmıydı. Orta Çağ’dan günümüze dek her türlü silah, çakmaklı tüfeğinden, tabancasına, kılıcından gürzüne, baltasına, okundan arbaletine çeşit çeşit savaş aleti, 3 kata yayılan bölümde yer alıyor. Hem Belçika, hem dünyanın farklı yerlerinden gelen silahları görüp silah teknolojisinin savaşları nasıl etkilediğine dair anlatımları okuyarak bilgi alabileceğiniz bu odaları, çok silah heveslisi olmasanız bile görün. Curtuis Müzesi’ne giriş ücreti 9€.
Valon Yaşamı Müzesi (Musée de la Vie Wallonne)
Belçika kültürel olarak kabaca tam ortasından ikiye ayrılmış bir ülke denebilir. Kuzeyinde Flemenkçe konuşan Flaman bölgesi, güneyinde ise Fransızca konuşan Valon bölgesi bulunuyor. Ancak elbette bu bölgeler ne Hollanda ne de Fransa’nın tamamen aynısıdır diyebiliriz.
Liège Valon bölgesinin önde gelen şehirlerinden biri ve Valon kültürüne adanmış bir müzenin bulunabileceği en uygun yerlerin başında geliyor. Eski bir Fransisken manastırında bulunan Valon Yaşamı Müzesi, özellikle 19. yüzyıldan günümüze Valon bölgesindeki hayatı pek çok farklı açıdan ele alan kapsamlı bir müze. Günlük yaşamdan objeler, gazeteler, kıyafetler, yiyecek içecek gibi bir kültürü var eden pek çok farklı eşyayı burada bir araya getirmişler. Ayrıca buranın diline, kültürüne, geleneklerine dair çok miktarda bilgi veriliyor. Müzede bir de kukla tiyatrosu var ki Liège’de kuklanın yerine dair söyleyeceğim başka şeyler de olacak birazdan.
Liège’de göremediğim için en üzüldüğüm yer burası oldu diyebilirim sanırım. Müzeye giriş ücreti 7€.
Toplu Taşıma Müzesi
Liège’de çok tercih edilmese de benim gördüğüm bir müze vardı, o da Liège Toplu Taşıma Müzesi’ydi. Şehrin tarihinde yeri olan birçok toplu taşıma aracının bulunduğu bir hangar burası, 1900’lerin başında tramvayların deposuymuş burası. 19. yüzyıldaki kişiye özel fayton ve at arabalarından başlayarak günümüze dek kronolojik olarak ilerliyor, müzede daha çok tramvaylar ve troleybüsler bulunuyor. Hatta benim de şehirde gezerken kullandığım son derece modern tramvay müzede vardı. Araçların bazılarına binip o dönemin havasını teneffüs edebilmeniz de mümkün.

Maalesef İngilizce açıklamanın bulunmadığı, tamamen Fransızca açıklamaların olduğu bu müzeye giriş 6€. Atlasanız da olur. Ancak yine de bana yardımcı olan, kasadaki Türk kökenli genç arkadaşa buradan bir selam vermiş olmak isterim, sağolsun.
Bu bölümü bitirmeden önce son bir not vereyim, Liège’de kalanlara şehir vergisi uygulanıyor. Oteline göre değişse de gecelik kişi başı 3-4€ civarı. Biz kaldığımız otele 3.40€ verdik mesela.
Grétry Müzesi (Musée Grétry)
Liège’den çıkmış en önemli kişiler arasında besteci André Grétry gösteriliyor. Ben çok tanımasam da komik opera denen türün öncülerinden biri olarak kabul ediliyormuş, ancak hikayesi ilginç. Her ne kadar ömrünün çoğunu Fransa’da geçirmiş olsa da memleketini unutmamış, ölümünden sonra kalbinin memleketine götürülmesini istemiş. Cenazesi Paris’e gömülmüş, vasiyetinin yerine getirilmesi ise 15 yıl sürmüş. Sonunda kalbi Liège şehrine iade edilmiş, şehrin opera binasının (Opéra Royal de Wallonie-Liège) önünde bulunan heykelinin ön kısmındaki demir parmaklıkla çevrili alanda yer alan metal mahfazanın içinde bulunuyor. Bu heykeli görünce Paris’teki Panthéon’da, Léon Gambetta’nın kalbinin saklandığı vazoyu hatırladım.

Grétry Müzesi de bu sanatçının doğduğu evde, doğduğu dönemdeki eşyalarla restore edilmiş, sanatçının kendi eşyaları, mektupları ve hayatıyla ilgili diğer nesnelerin sergilendiği bir konseptle ziyaretçilerini ağırlıyor. Ben göremedim, biraz detay bir müze olduğunu düşündüm ama ilgisini çekenlerin gidebileceği bir yer olarak not edebilirim. Giriş 2.25€. Müzenin kapısına kadar gidebildim, ancak operayı gördüm, 1817 yılında Hollanda yönetimi devrinde yapılmış, klasik mimari ekolüne uygun yapılmış bir bina.
Chartreuse Parkı (Parc de la Chartreuse)
Liège şehri park ve yeşillik açısından hiç sıkıntı çeken bir yer değil. Şehrin kendisi ve şehre çıkan bütün yollar ormanların içinde, son derece güzel bir yer. Şehirdeki parklar arasında bir tanesinden ayrı bir şekilde bahsetmek istiyorum. Chartreuse Parkı şehrin doğusunda bulunan bir tepeyi tamamen kaplamış bir orman alanı. İçinde bulunan patikalar sık ormanların içinden geçiyor. Halk yürüyüş yapmaya, köpek gezdirmeye buraya geliyor. Açıkçası ben burada bayağı kayboldum ve parkın tamamen farklı bir tarafından ancak çıkabildim. Siz de burada gezinirken sağınıza solunuza dikkat edin.

Bu parkta ilginç bir yer daha var. Fort de la Chartreuse, yani Chartreuse Surları diyebileceğimiz surlar içindeki eski kale, 19. yüzyılda yapılmadan önce burada bir manastır bulunuyormuş. Citadelle’e benzer bir şekilde burası askeri garnizonl ve cezaevi gibi farklı amaçlarla kullanılmış. 2. Dünya Savaşı’nda Amerikalıların kontrolüne geçmiş ve hastane olarak kullanılmış. Burada da bir mezarlık var. 80’li yıllarda bina komple terkedilmiş. Bugün bu surların iç kısmına girmek maalesef yasak, ancak dark tourism sevenler buraya kaçak göçek giriyorlarmış. Ben telörgülerin etrafında bayağı dolansam da içeri girebilecek bir yer bulamadım. Surların dışında burada gerçekleşen savaşlar ve ölenlerin anısına çeşitli anıtlar bulunmakta. Liège’de bol zamanınız varsa gelmeyi düşünebileceğiniz bir yer olarak not etmek isterim.
Diğer yerler
Liège, diğer birçok Avrupa kenti gibi nehir kenarına kurulmuş bir şehir. Meuse Nehri şehri ikiye bölüyor. Ancak burada sadece nehir yok, nehri yavaşlayıp menderesler oluşturduğu noktada Outremeuse adında bir ada oluşmuş. Bu adanın kuzey kısmında üniversitenin çeşitli bölümleri ve akvaryum bulunuyor, yukarıda bahsetmiştim. Güney kısmında ise Parc de la Boverie adında çok güzel bir park alanı ve içinde de La Boverie adlı bir sanat müzesi bulunuyor. Bu müzede Belçikalı yöresel sanatçıların yanında Picasso, Magritte gibi dünyaca ünlü isimlerin de bazı eserleri bulunuyor, meraklısına öneririm.

St. Lambert Kilisesi yıkılıp arkasında devasa bir boşluk bırakmadan önce şehrin asıl meydanı, bugün Place du Marché adıyla bilinen yermiş. Burası şehrin ana pazar yeriymiş, bütün haberler, dedikodular buradan yayılırmış. İşte bu meydanda çok özel bir yapı bulunuyor. Perron de Liège dedikleri bu yapı, belki de Liège kültürünü sembolize eden en önemli figürmüş. İçinden bir haç çıkan bir çam kozalağını tutan, harites denen üç tanrıçanın bulunduğu sütunun etrafında bugün altıgen bir çeşme bulunuyor. Ama asıl önemli olan sütun. Nitekim bu sütun, Montagne de Bueren bölümünde anlattığım gibi, Burgonya Dükü Cesur Charles’ın şehri fethettikten sonra haftalarca süren bir yangınla harabeye çevirmesinin ardından sökülüp Brugge’ye götürülmüş. Ancak dük öldükten sonra yeniden asıl yerine geri getirilebilmiş. Bu olaylardan sonra da peron, Liège şehrinin en önemli bağımsızlık, özgürlük simgesi olarak bugüne kadar gelmiş. Dolayısıyla bu güzel çeşmeyi de mutlaka görün, hikayesini de aklınızda bulundurun.
Belçika elbette bira üretimiyle meşhur bir ülke. Liège’de de çok sayıda yerel üretici var. St. Lambert Meydanı’nın güneyinde, taş ara sokaklarda pek çok mekan var, buralarda oturup yerel biralardan deneyebilir, güzel zaman geçirebilirsiniz. Biz Le Pot au Lait adında bir mekana oturduk, son derece ilginç tasarımlı, bahçeli, güzel bir mekandı.
Liège’in ne kadar büyük bir Katolik geçmişi olduğundan bahsetmiştim. Bu nedenle şehirde çok fazla kilise var. Hatta bir zamanlar buraya 100 çan kuleli şehir derlermiş (Avrupa’da başka şehirlere de bu lakap veriliyor, Prag, Rouen gibi). İlgi çekici bir kilise olarak Saint-Barthélemy Kilisesi‘ni belirtmek isterim, 12. yüzyılda yapılan kilisesinin kırmızı beyaz boyalı güzel bir görüntüsü var, döneminin Alman kiliselerini yansıtan bir mimariye sahip.
Liège şehrinin folkloründe önemli yeri olan bir başka şey de Tchantchès adlı karakter (Çançe olarak okunuyor). Efsaneye göre 8. yüzyılda iki kaldırım taşı arasında doğmuş, doğduğunda süt yerine pékèt denen Liège’e özgü bir tür likör içmeyi tercih eden, hep alkol peşinde koşan ama yine de iyi kalpli bir karaktermiş.
Bu karakter 19. yüzyıldan beri de kukla tiyatrolarında canlandırılıyor. Geleneksel olarak onun eşi kabul edilen Nanèsse ile birlikte binlerce farklı şekilde betimlenmiş. Her kukla sanatçısı kendine benzeyecek şekilde yapıyormuş Çançe‘yi. Bu karakterin bir de müzesi bulunuyor Musée Tchantchès et Nanèsse adında. İçinde farklı Çançe kuklaları, kuklaların kıyafetleri ve tarihine dair bilgiler veriliyor, ayrıca zaman zaman kukla gösterileri de düzenleniyor. Fazlasıyla folklorik bir öge olduğu için görmemeyi tercih edebilirsiniz.
La Batte denen bir bölge var, burası şehrin eski limanıymış. O limanın uzun ahşap direklerinden bir tanesi hala aynı yerde duruyor. Denizdeyken normal gelen bu direkler karaya çıkınca bir tuhaf görünüyor, yolunuz o tarafa düşerse bu heykel gibi dikilmiş direğe dikkatinizi çekmek isterim. Pazar günleri bu alanda bir pazar kurulduğunu ve yöresel ürünlerin satıldığını da belirtmiş olayım.
Liège’de gezilecek yerler haritası
Liège şehrinin görülebilecek yerleri şehrin kuzey batısında yoğunlaşmış durumda, St. Lambert Meydanı’nın etrafından başlayıp birçok yer görebilmek mümkün. Yine de güneyde ve doğuda da birkaç yer bulunmakta.
Kısa Liège tarihi
Batı Avrupa’nın büyük devletlerine ait sınırların önemli bir kesişim noktası olarak yüzyıllardır varlığını sürdüren Liège, antik çağlardan ve Roma devirlerinden itibaren var olsa da (ki burada binlerce yıldır yerleşimin olduğu tahmin ediliyor) gerçek kuruluşunun 7-8. yüzyılda, Maastricht’li Aziz Lambert’in gelişiyle sağlandığı söylenebilir. Nitekim St. Lambert burada Hıristiyan değerlerini yerleştiren ve bu değerler uğruna yaşamını vermiş bir kişi. Zaten 705’teki ölümü sonrasında din şehidi ilan edilmiş ve kemikleri (rölik), adına yapılan büyük bir katedralde yüzyıllarca saklanmış. Bu olayları St. Lambert Meydanı’ndan bahsederken anlatmıştım.
Bütün bunlar neticesinde kuvvetli bir Katolik kimliğini benimseyen Liège şehri, Papalık’la ve Kutsal Roma İmparatorluğu’yla yakın ilişkiler sürdürüyor. 980 yılında, piskopos Notger devrinde Kutsal Roma’ya bağlı bir Prenslik haline geliyor Liège. Orta Çağ yıllarını kalabalık ve zengin ve nispeten demokratik bir şehir olarak geçiriyor. 15. yüzyılda Burgonya işgali yaşanıyor (bunu da Montagne de Bueren bölümünde anlatmıştım). Şehir harabeye döndükten sonra önemini biraz yitiriyor. 1702’de İngiliz-Hollanda orduları (Orange hanedanı) Liège’i fethediyor.
1789’da (Fransız Devrimi’ne paralel bir zamanlamayla) Liège’de de bir devrim oluyor, dini yönetim ve onun temsilcileri şehirden atılıyor, 800 yıllık piskoposluk sona eriyor. Kısa süreli bir Liège Cumhuriyeti kuruluyor, ardından şehir Fransa tarafından ilhak ediliyor. Napolyon’un Liège’e birkaç kez geldiği, burada bazı faaliyetlerde bulunduğu (örneğin yıkılan St. Lambert yerine St. Paul Kilisesi’nin katedral olarak kullanılmaya başlamasını Napolyon istemiş) biliniyor. Ancak Waterloo’daki yenilginin ardından şehir önce Hollanda’ya, 1830’da da yeni kurulan Belçika Krallığı’na devrediliyor.
Çok önemli bir liman olmasının yanında önemli bir demir-çelik endüstrisi şehrine dönüşen Liège, 20. yüzyılda büyük miktarda göç alıyor ve bugün şehrin kimliğinde bu göçmenlerin bir yeri olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Şu anda Liège, endüstrisiyle, eğitim kurumlarıyla ve farklı kültürleri bir araya getirmiş yapısıyla Belçika’nın önemli kentlerinden biri olarak varlığını devam ettirmekte.
Liège kitap ve filmleri
Yaptığım araştırmalarda Liège’de geçen ve belli bir tanınırlığın üzerine çıkabilmiş, Türkçesine erişebileceğim bir romana rastlayamadım. Bu benim eksikliğimdir muhtemelen, nitekim Komiser Maigret karakterini yaratmış ünlü bir dedektif romanı yazarı olan Georges Simenon bu şehirde doğup büyümüş. Maalesef kitaplarında Liège’e pek yer vermemiş araştırdığım kadarıyla.
Liège ve film dediğimizde de öncelikli olarak Dardenne Kardeşler’in adını anmak gerekir. Liège’de doğup büyümüş olan ikili, benim de geçmişte izleme imkanı bulduğum Meçhul Kız, İki Gün Bir Gece gibi festival filmlerini Liège ve çevresinde çekmişler. Tabii izleyeli çok olduğu için filmlerde Liège’in ne kadar görünür olduğunu bilmiyorum.
Ancak belli bölümleri Liège’de çekilmiş ve kesinlikle daha iyi bildiğimiz bir film daha var. Türkçe’ye Cesaretin Var Mı Aşka? adıyla çevrilmiş, 2004 yapımı Jeux d’enfants filminin birçok akılda kalıcı sahnesi Liège’in farklı yerlerinde çekilmişti. Akvaryum, kütüphane ve kilisedeki düğün sahneleri mesela. Ancak filmi birkaç kez izlemiş olanların mutlaka hatırlayacağı ve şehir içinde kolayca bulunabilecek bir yerden bahsedeyim. Hani Julien’in Sophie’yi akşam yemeğine çıkmaya ikna ettiği bir kafe vardı, Sophie’nin garson olarak çalıştığı. İşte o sahnenin geçtiği yer, Casa Ponton adlı kafe aynen duruyor, gördüğünüzde mutlaka tanırsınız. La Batte tramvay durağına çok yakın bir noktada bulunuyor. Filmin hayranlarına gelip görmelerini, bir kahve içmelerini tavsiye etmek isterim.

Son sözler
Liège’in Belçika’nın en turistik yeri diyemeyiz, Brugge, Brüksel, Gent ve Antwerp gibi yerler varken hele. Ama burası özellikle bira odaklı etkinlikleriyle, festivalleriyle, eğlenceli atmosferiyle doğru zamanda gelirseniz keyifli zaman geçirebileceğiniz bir yer. Gelmişken görebileceğiniz birkaç müzesi, nehir kenarına yayılan şehriyle Liège’i imkan bulduğunuzda seyahat rotanıza eklemenizi önerebilirim.
İletişim
Bu yazıyla ve diğer yazılarımla ilgili her türlü sorunuzu, yazıların altına yorum yaparak bana iletebilirsiniz.
Ayrıca Substack‘te de bir bülten yayınlıyorum, gördüğüm ülkeleri, ilginç bulduğum konuları bir konsept dahilinde aylık olarak paylaşıyorum. Buraya da abone olmak isterseniz beklerim.


